Türk Dış Politikası 2 Murat Gül Ders Notları

Türk Dış Politikası 2 Murat Gül Ders Notları


Türk Dış Politikası 2 Murat Gül Ders Notları

Türk Dış Politikasının  özellikle ikinci dönem gelişmelerinin anlatıldığı bu ders notları Doç. Dr. Murat Gül hocanın dersleri ile alakalıdır. Baştan sona tamamen özveri ile hazırlanmış bu ders içeriğinde konunun tüm ayrıntılarını bulabilirsiniz. Son kısımda NATO’nun kilometre taşları bölümünde NATO’nun güzel bir kronolojik çizelgesi mevcut.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN DIŞ POLİTİKASININ TEMEL NİTELİKLERİ

Yeni Türkiye Devleti’nin veya Atatürk Dönemi Türk dış politikasında meydana gelen gelişmeleri analiz ettiğimizde temel hedeşerin şu başlıklar altında belirginleştiğini söyleyebiliriz:
1- Egemenlik ve eşitlik ilişkisine dayalı ilişkiler: Türkiye, dış politikasında her zaman devletlerin egemenlik haklarına ve eşitlik ilkelerine saygılı bir yaklaşım içerisinde olmuştu. Diğer ülkelerden de bu tarz yaklaşım içerisinde olmalarını beklemişti.
2- Antlaşmalara ve hukuka saygı: Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşuyla birlikte bütün uluslararası hukuk kurallarına ve antlaşmalarına uygun davranmıştı.
3- Uluslararası uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü: Türkiye, Lozan’da çözülemeyen sorunlar da dâhil olmak üzere uluslararası uyuşmazlıkları barışçı yollar ile çözme yolunu tercih etmişti. Bu amaçla uyuşmazlıkları zorunlu olarak hakem ya da uzlaştırma yoluyla çözümünü öngören “Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollardan Çözümüne İlişkin Cenevre Genel Senedi”ne 3 Mayıs 1934’tetaraf olmuştu.
4- İttifaklara katılmama: Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan 1930 yılına kadar ittifaklara ve bloklara katılmama ilkesini titizlikle yürütmüştü. 1930’lardan sonra ise ülke çıkarları için ve tamamen güvenliğe dayalı bazı ittifakların içerisinde olmuş ve II. Dünya Savaşı’nın başına kadar Balkan Antantı ve Sadabat Paktı dışında ittifaklardan uzak durmuştu.
5- Uluslararası örgütlere karşı izlenen çekimser politika: Türkiye, kurulduktan sonra uluslararası örgütlere kuşkuyla yaklaşmıştı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri tarafından kurulan Milletler Cemiyeti’nin Musul Sorunu’nda aldığı tavır nedeniyle bu örgüte soğuk davranmıştı. Fakat 1930’larda Avrupa’da başlayan kutuplaşmalar ve Türkiye’nin barışçı politikaları, Batılı devletlerin dikkatini çekmiş ve Türkiye uluslararası arenada önemsenmeye başlanmıştı. Milletler Cemiyeti 6 Temmuz 1932’de Türkiye’ye çağrıda bulunarak üye olmasını istemişti.
6- Mevcut dengeleri koruma: Türkiye Cumhuriyeti, yeni kurulmuş olmanın ve içerde-dışarda yaşadığı birtakım sorunların da etkisiyle mevcut durumunu koruyabilme adına zaman zaman İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında denge siyasetine dayalı bir dış politika izlemişti.
7- Batılılaşma ve demokratikleşme: Ulusal ortam başlığında da açıklandığı gibi Yeni Türkiye’nin yöneticileri “batılılaşmayı ve demokratikleşmeyi” hedeflemişlerdi.

Özet

1923-1938 yılları arasındaki uluslararası ve ulusal Ortam
1923-1938 arası dönem uluslararası ortamın oldukça karmaşık olduğu ve II. Dünya Savaşı’nın çıkmasını sağlayacak koşulların yaratıldığı bir dönem olmuştu. 1922’de İtalya’da faşizm, 1929 yılında tüm dünyada etkili olan ekonomik bunalım, 1933 yılında Hitler’in Almanya’da yönetime geçmesi, revizyonist ülkeler ile statükocu devletler arasındaki kutuplaşmanın belirginleşmesi bu dönemin karmaşıklaşmasının en önemli etkenleri arasında sayılmıştı. 1923-1938 yılları arasındaki ulusal ortamı ise Türkiye’nin modernleşme çabaları belirlemişti. Bu dönem, eğitimden ekonomiye siyasetten kadın haklarına kadar çok geniş alanlarda yeni atılımların yapıldığı, ülkede köklü dönüşümlerin yaşandığı bir süreçti. Türkiye, bir yandan devrimleri kökleştirirken öte yandan da dış politikada Lozan’da çözülemeyen meseleler ile uğraşmak durumunda kalmıştı. Ancak Atatürk önderliğindeki Türkiye içeride ve dışarıda saygın bir konuma gelmişti. Lozan’daki sistemi korumaya çalıştı. Bunu yaparken de barışçıl politikalardan uzaklaşmadı. Türkiye 1938’e gelindiğinde izlediği dış politika ile saygın ve güvenilir bir ülke özelliğini kazanmıştı. 1923-1930 yılları arasındaki Türk dış politikasını ve Türkiye’nin diğer devletlerle ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1930 döneminde, güvenilirliğini arttırdığı, güçlendiği, içeride ve dışarıdaki pek çok sorununu çözdüğü bir dönemdi.Bu dönemde İngiltere ile Musul, Yunanistan ile Mübadele ve Patrikhane sorunlarına çözüm bulunmuştu. Yine bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri ile diplomatik ilişkiler kurulmuş, Orta Doğu’da İran ve Afganistan ile ilişkiler geliştirilmeye çalışılmış, Fransa, İtalya, Almanya ile barışçıl ve mevcut dengeleri gözeten ilişkiler sürdürülmeye çaba gösterilmişti. Aynı doğrultuda Sovyetler Birliği ile ekonomik, siyasi ilişkiler önemli seviyeye getirilmişti. Türkiye bu dönemde aktif bir dış politika izleyerek uluslararası zeminde saygın ve güvenilir bir ülke konumuna yükselmişti.
1930-1938 yılları arasındaki Türk dış politikasını ve Türkiye’nin diğer devletlerle ilişkileri
Bu yıllarda Türkiye daha önce olduğu gibi dış politikasını mevcut dengeleri koruyarak ilerletmeye çalışmıştı. 18 Temmuz 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üye olmuş, Balkanlar’da Balkan Paktı’na girmiş, Orta Doğu’da Afganistan, İran ve Irak ile Sadabat Paktı’nı oluşturmuş ve 1936’da ise Boğazlardaki egemenliğini pekiştiren Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalamıştı. Ayrıca Hatay Sorunu’nu lehine çözüme kavuşturmuştu. İngiltere, Fransa ve ABD ile iyi ilişkiler geliştirmiş ve özellikle Almanya ile İtalya’nın tehdidine karşılık önlemler almaya çalışmıştı. Sovyetler Birliği ile dostluğunu pekiştirmeye özen göstermişti.
II. Dünya Savaşı’na doğru dünya ve Türkiye’deki Durum
I. Dünya Savaşı’nın ardından değişen güç dengeleri 1930’lara gelindiğinde artık varlığını sürdüremeyecek duruma gelmişti. Savaş sonrası yapılan barış görüşmeleri yenik devletler aleyhine ağır koşullar içeren antlaşmalarla noktalandı. I. Dünya Savaşı’nın galipleri (İngiltere, Fransa ve Rusya) ile mağlup Almanya arasında 28 Haziran 1919’da yapılan Versay Antlaşması, Almanya açısından, toprak ve sömürge kaybı da dahil olmak üzere, askerî ve ekonomik konularda oldukça ağır şartlar içermekteydi. Almanya II. Dünya Savaşı’na kadarki süreçte Versay ve sonrasındaki anlaşmaların yükümlülüklerini yerine getirmeme, hatta bu yükümlülükleri bertaraf etme konusunda çaba harcayacaktır. 1933’te iktidara gelen Hitler’in tutumu bu süreci daha da hızlandıracaktır. Almanya ile birlikte I. Dünya Savaşı’ndan ağır darbeler alarak yenik ayrılan İtalya ve Japonya da saldırgan bir tutum içerisine girmişlerdir. I. Dünya Savaşı sonunda kendini mağdur durumda gören ve yayılmacı politika izleyen İtalya ile Almanya 1936 yılında “Roma-Berlin Mihveri” adıyla bir ittifak kurdular. Daha sonra bu ittifaka Uzakdoğu’da yayılmacı ve saldırgan bir politika izleyen Japonya da katıldı. Bu devletler II. Dünya Savaşı’nda “Mihver Devletleri” olarak anılacaktır. Bu üç devletin saldırgan tutumları karşısında etkili bir tepki ortaya koyamayan diğer büyük devletlerin (İngiltere, ABD, SSCB, Fransa) tutumu ve savaşı önlemek amacı ile kurulmuş olan Milletler Cemiyeti’nin de etkisiz kalması Mihver Devletlerinin saldırgan tutumunu arttırmalarına yol açacaktır. Türkiye ise Lozan’dan sonra yeni kurulan ve gerek askerî, gerekse ekonomik anlamda zayıf durumda olan Cumhuriyet’i korumak ve geliştirmek için uluslararası politikasını barışçı bir doğrultuda ve büyük devletler arasında bir “denge stratejisi” izlemek şeklinde kurgulamış ve hayata geçirmiştir. Türkiye’nin izlediği çok yanlı dış politikanın önemli bir göstergesi Lozan’dan hemen sonraki dönemde Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurmasıdır.Bu ilkeler çerçevesinde Türkiye, Lozan’dan II. Dünya Savaşı’na kadarki süreçte uluslararası alanda birçok saldırmazlık, dostluk ve iş birliği antlaşmasına imza atmıştır. 1930’larda Almanya ve İtalya’nın saldırgan ve yayılmacı politikalar izlemesi üzerine Balkan Antantı ve Sadabad Paktı ile batıda ve doğuda bir güvenlik sistemi kurmuş ve kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış politikasını kuvvetlendirmiştir. Ancak İtalya’nın Habeşistan’ı işgali ile birlikte Doğu Akdeniz’in güvenliğinin Türkiye açısından tehlikeye girmesi ve bu ülkenin Afrika ve Asya üzerindeki sömürgeci emellerini açıkça dile getirmesi karşısında Türkiye etkin deniz gücüne sahip güçlü müttefikler arayışına girmiştir. Bunun sonucunda, 12 Mayıs 1939’da İngiltere ve 23 Haziran 1939’da Fransa ile imzalanan bildirgeler ile Akdeniz’de bir savaş çıkarsa yardımlaşma taahhüdü ve bu maksatla bir antlaşma yapma konusunda niyet beyan etmişlerdir.
Savaş döneminde savaşan tarafların Türkiye üzerindeki baskıları ve Türkiye’den istekleri II. Dünya Savaşı boyunca savaşan taraşarın Türkiye üzerinde, duruma göre yanlarında savaşa dahil olma veya tarafsız kalma yönünde yoğun baskı ve istekleri olmuştur. Savaşın başlangıcında Almanya ve İtalya’nın Balkanlar ve Akdeniz’deki saldırı ve işgalleri, Türkiye’yi İngiltere ve Fransa ile Üçlü İttifak Antlaşması yapmaya yöneltmiş, bunun sonucunda Almanya’nın Türkiye üzerindeki baskıları artmıştır. Üçlü ittifak aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana olumlu seyirde devam eden Türkiye-SSCB ilişkilerini de bozmuş, SSCB’nin Antlaşmaya tepkisi sonucu ilişkilerde gerilim yaşanmaya başlanmıştır. Üçlü ittifak Almanya ve SSCB’nin baskılarını arttırmanın yanı sıra, savaşın Akdeniz ve Balkanlarda yayılmasıyla beraber Müttefiklerin (İngiltere ve Fransa) Antlaşma gereği Türkiye’nin yanlarında savaşa katılması yönündeki baskılarına da neden olmuştur. Türkiye ise Üçlü İttifakın “Sovyet Çekincesi” olarak bilinen 2 numaralı protokolünü ileri sürerek İngiltere ve Fransa’nın isteklerini geri çevirmiştir.Türkiye bu süreçte gelişen SSCB ve Almanya’nın çekişmesinden ve karşılıklı baskılarından faydalanmayı bilmiş ve Mart 1941’de SSCB ile Haziran 1941’de ise Almanya ile dostluk ve saldırmazlık anlaşmaları imzalamıştır. Almanya’nın 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla savaş yeni bir boyut kazandı. İtalya ve Japonya hariç, savaşan tüm taraşarla ittifak ya da saldırmazlık anlaşmaları olan Türkiye artık kendisini daha güvende hissetmekteydi ve savaş dışı kalma konusunda hala başarılıydı. Almanların Sovyetlere saldırmasıyla da en önemli korkusu olan “Polonya Sendromu”ndan kurtulmuştu. Ancak bu rahatlama kısa sürecektir. Daha önce Almanya ve SSCB tarafından Boğazların müttefiklere açılmaması için yoğun bir baskıya maruz kalan Türkiye, Alman-Sovyet savaşı başladıktan sonra ise bunun tersi yönde bu kez Almanlara karşı Boğazları Müttefiklere açma yönünde İngiliz ve Sovyetlerin baskısına maruz kaldı. Bu dönemde savaşan taraşarca Türkiye’ye savaş dışı tutumunu terk etmesi için sürekli ve yoğun bir baskı yapılmıştır. Önceleri Rusya ve Kafkasya cephelerinde başarıları sürdüğü müddetçe Almanya, Türkiye’nin Sovyetlere saldırması için yoğun çaba sarf etmiş; 1942 yılının sonlarına doğru savaşın kaderi Almanya’nın aleyhine dönmeye başladıktan sonra da gerek SSCB gerekse İngiltere sürekli Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmesini talep etmişlerdir.
1942 sonlarında Türkiye üzerinde Almanya’nın baskısı azalırken bunun yerini Müttefiklerin baskı
sı alacaktır. Özellikle 1942 Kasımı’nda Almanların Stalingrad’da sert bir Sovyet direnişi ile karşılaşması ve bu hattı geçemeyerek gerilemeye başlamaları üzerine Müttefikler Almanya’ya kesin darbeyi vurmak için bu konudaki stratejik öneminden kaynaklı olarak savaşa girme yönünde Türkiye üzerindeki baskılarını artırmaya başladılar. Bu bağlamda 1943-1945 yılları arasında Müttefik Devletler arasında yapılan ve bazılarına Türk yetkililerin de katıldığı Casablanca, Adana, Quebec, Moskova, Kahire ve Tahran konferanslarında Türkiye’nin Müttefiklerin yanında savaşa katılması, Boğazları Müttefiklere açması vb. Konularda birçok karar alınmış, bu kararlar doğrultusunda Türkiye üzerinde yoğun bir baskı politikası Izlenmiştir.
Savaşın nasıl geliştiği ve savaşan taraşarın savaş süresince nasıl bir taktik izledi?
1939-1941 döneminde Almanya SSCB ile yapmış olduğu saldırmazlık anlaşmasının da verdiği güvenle etkin bir saldırı ve işgal harekatı başlattı. 1939’ta Polonya’nın Almanya ile SSCB arasında işgal edilerek paylaşılmasından hemen sonra, SSCB Letonya, Litvanya Estonya ve Finlandiya’yı işgal etti. Almanya ise 1940’ta Danimarka ve Norveç’e saldırarak buraları işgal etti. Mayıs-Haziran 1940’da ise Hollanda, Belçika ve Fransa Almanlar tarafından teslim alındı. Batı cephesinde İngiltere hariç hemen tüm cephelerde başarıya ulaşan Almanya, yönünü yeniden doğuya çevirdi. 1941 yılında İtalya’nın da desteği ile Balkanların büyük kısmı Mihver kuvvetlerin eline geçti. Balkanlardaki zaferin ardından gözünü SSCB’ye çeviren Almanya bu ülkeye karşı 22 Haziran 1941’de üç koldan saldırıya geçti ve kısa sürede SSCB içlerine kadar ilerledi. Yoğun çatışmalarla geçen Alman-Sovyet savaşı, karşlıklı kayıp ve kazanımlarla II. Dünya Savaşının sonuna kadar devam etti. Ancak Alman saldırısı karşısında Sovyetlerin Stalingrad’da yarattığı direniş, Almanya’nın bütün hesaplarını bozmuş, bu hat geçilemeyince Sovyetlerin teslim alınması hayali de suya düşmüş oldu. Stalingrad savunmasından sonra 1942’nin sonlarına doğru Almanlar artık geri çekilmeye başlamış, Sovyetler ise
saldırı konumuna geçmişlerdir. Bu arada Japonya’nın, Pasifik’teki etkinliğini arttırmak ve olası ABD müdahalesini daha başından engellemek için, 7 Aralık 1941’de ABD’nin Pasifik Donanmasının merkez üssü olan Pearl Harbor’a (Hawai adaları) ani bir hava baskını düzenlemesi ile ABD de savaşa dahil olmuş, Almanya’nın da ABD’ye savaş ilan etmesi ile o zamana kadar Müttefiklere yakın bir tarafsızlık politikası izleyen ABD, resmen Müttefiklerin yanında savaşa katılmış ve bu da savaşın kaderini değiştirmiştir. ABD’nin de çıkarma yapmasıyla Kuzey Afrika’da Mihver kuvvetler yenilgiye uğramaya başlamış ve hatta bölgedeki Alman Birlikleri Mayıs 1943’te tamamen teslim olmuşlardır.
Sovyetlerde Almanların geri püskürtülmeye başlanması ve Kuzey Afrika’daki zaferler Müttefiklerin moral gücünü yükseltmiş, Temmuz 1943’te Müttefik kuvvetler (Amerikan ve İngiliz kuvvetle-ri) Avrupa’ya giriş yapmıştır. Bunu takiben savaşın yarattığı bunalımdan kaynaklı olarak İtalya’daki iç direniş sonucu Mussolini devrilmiş ve İtalya Eylül 1943’te Müttefiklerle ateşkes imzalayarak savaştan çekilmiştir. Ancak İtalya’daki Alman direnişi Nisan 1945’e kadar devam edecektir.
Sovyetler 1943 ve 1944 boyunca ağır bir şekilde de olsa Alman ordularını geri püskürtmeye devam ettiler. Sonuçta Sovyetler Almanları kendi sınırlarının dışına itip doğudan Avrupa’nın içlerine doğru hareket etmeye başladıklarında, Batılı Müttefikler de 6 Haziran 1944’te Fransa’nın kuzeyinde yer alan Normandiya kıyılarına çıkarma yaptılar. Müttefikler Fransa’yı işgalden kurtararak Eylül 1944’te Almanya’ya girdiler. Sovyetler ise Ocak 1945’de Almanya’nın doğu sınırlarından içeri girmeye başladı. Nisanda İtalya’daki Alman ordusu yenilgiye uğratıldı. 7 Mayıs 1945’de Almanya resmen teslim oldu. Uzakdoğu ve Pasifik adalarında devam eden Japonya hakimiyeti ise ABD’nin yaptığı çıkarmalarla geriletildi. ABD’nin toplamda 400.000’i aşkın insanın ölümüyle sonuçlanan, 6 Ağustos 1945’de Japonya’nın Hiroşima kentine, 9 Ağustos’ta ise Nagasaki kentine attığı atom bombaları sonucunda Japonya’nın 2 Eylül 1945’te koşulsuz şartsız teslim olması ile II. Dünya Savaşı sona erdi.

Savaş süresince Türk Dış Politikasının nasıl bir seyir izledi ve ne gibi dönüşümler geçirdi
II. Dünya Savaşı süresince Türkiye’yi yöneten kadrolar, I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş dönemi gibi yakın tarihin en önemli evrelerini yaşamış olan kadrolardı ve bunlar için birinci derecede önemli olan husus Türkiye’nin bu savaşın dışında tutulması olmuştur.
Her ne pahasına olursa olsun “savaşa girmeme” ve “savaş dışı kalma” temel hedefi ile yürütülen II. Dünya Savaşı Türk Dış Politikası, bu konuda başarılı olmuştur. Ancak savaşın gidişatına göre, özellikle de son iki yılda bu politikayı yürütmekte karşılaştığı sorunlar ve yaşanan gerilimler çok sıkıntılı bir süreci de beraberinde getirmiştir.
Türkiye “savaş dışı kalma” temel hedefini gerçekleştirmek için savaşın ana bileşenleri olan İngiltere, Almanya ve SSCB arasında bir “denge politikası”izlemiştir. Bulunduğu stratejik konum nedeniyle savaşın gidişine göre tarafların Türkiye’yi savaşa sokma çaba ve baskılarına karşı sürekli olarak askerî ve ekonomik zayışığını gerekçe olarak göstermiş, savaşa katılmak için bu konularda ağır ve uzun vadeli yardım şartları öne sürerek oyalama taktikleri izlemiştir. Bunun yanında İngiltere’ye karşı Almanya ve Sovyetlerle olan saldırmazlık anlaşmalarını, Almanya’ya karşı üçlü ittifak ve Sovyetlerle olan saldırmazlık anlaşmasını, Sovyetlere karşı ise Almanlarla olan saldırmazlık anlaşması ile üçlü ittifakı öne sürerek bir savaşa taraf olamayacağını belirtmiştir. Bütün bu denge politikasına rağmen Türkiye’nin savaşın ilk yıllarında duyduğu Almanya ve SSCB tarafından aynı anda işgale uğrama korkusu (Polonya Sendromu), sonrasında ise sürekli olarak SSCB tarafından savaş sırasında işgale uğrama veya savaş sonrası kurtarılan bir ülke olarak işgale uğrama korkusu nedeniyle Türkiye’nin dış politikasındaki “tarafsızlık” aslında genel olarak İngiltere’nin yanında yer alma konusunda gösterilen bir “aktif tarafsızlık” tutumu olarak nitelenebilir. Sonuç olarak, yeni kurulmuş ve hem askerî, hem de ekonomik açıdan oldukça zayıf durumda bir ülke olan Türkiye, yürüttüğü usta ve incelikli bir dış politika ve diplomasi ile savaşın dışında kalmayı başarabilmiştir. Savaşa girmeme konusundaki tavır uzunca bir süre Almanya’nın lehine çalışmıştır. Hatta Türkiye son bir yıla kadar Almanya’nın savaş makinası için önemli bir unsur olan krom ihracını da kesmemiştir. Bu durum Müttefiklerden büyük tepki alsa ve savaşın sonunda bunun bedelini yalnız kalmakla ödese bile Türkiye, büyük bir yıkımdan insanını cephelerde yitirmeden ve tahribata uğramadan çıkmayı başarabilmiştir. Bu süreçte belki de etkileri uzun süre devam edecek olan dış politik tercihle ilişkili en vahim iç politik sonuç, Almanya etkisindeki Türkiye’nin otoriteryenliğe verdiği destek ve demokrasiden uzaklaşması olmuştur.
Savaşın nasıl sonuçlandığını ve savaş sonuna doğru uluslararası dengelerin nasıl şekillendiğini ve Türkiye’nin bu dengeler karşısındaki durumu
1943 yılında Almanya, Sovyet direnişi karşısında geri çekilmeye başlamış, 6 Haziran 1944’te Normandiya Çıkarması ile açılan ikinci cephe sonrasında ise Almanların artık iyice sıkışmaya başlaması savaşın tüm dengesini Müttefikler lehine döndürmeye başlamıştır.
1945 yılına girerken Türkiye’nin başlıca endişesi Sovyet tehlikesiydi. Çünkü bütün Orta Avrupa ve Balkanlar Sovyetlerin askerî işgalî altına girmişti. Churchill ile Stalin arasında 9 Ekim 1944’te yapılan Moskova Görüşmesi Türkiye’nin endişelerini daha da artırdı. Görüşmede, savaş sonrası nüfuz bölgeleri belirlenmiş ve İngiltere SSCB’nin Montreux Boğazlar Sözleşmesinde ayrıntıları daha sonra görüşülecek olan değişiklik teklifini prensip olarak kabul etmiştir. Savaşın artık Müttefik Devletlerin zaferiyle sonuçlanacağı bir aşamada 4-11 fiubat 1945’te Yalta’da İngiltere, SSCB ve ABD liderlerinin bir araya geldiği Konferans’ta, Nisan sonunda San Franisco’da toplanacak BM Konferansı’na sadece 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya ve Japonya’yla savaş durumunda olan devletlerin kurucu üye olarak katılabileceği kararı alındı. Bunun üzerine Türkiye 23 fiubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Böylece Türkiye II. Dünya Savaşı boyunca yapılan bütün baskılara rağmen reddettiği savaş ilanını, savaş sona ererken gerçekleştirmiş oluyordu. II. Dünya Savaşı 7 Mayıs 1945’te Almanya’nın teslim olmasının ardından Avrupa’da neredeyse sona ermiş, Japonların teslim olması ile fiilen 15 Ağustos’ta, hukuken ise 2 Eylül 1945’te sona ermiştir. Türkiye’nin bu “göstermelik” savaş ilanı kararı BM konferansına kurucu üye olarak katılma amacı dışında bir anlam ifade etmiyordu.Yalta Konferansı ve sonrasında Sovyetler’in Türkiye üzerindeki baskısı yoğunlaşmıştır. Boğazlarda daha fazla hak ve Kars-Ardahan bölgesini içeren toprak talepleri konusundaki notalar Türk-Sovyet ilişkilerini oldukça gergin bir noktaya getirmiştir. Bu durum, savaş sonrasında da devam edecek ve Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin batıya ve ABD’ye yakınlaşmasının da bir nedeni olacaktı. 7 Mayıs 1945’te Almanya, 14 Ağustos 1945’te ise Japonya’nın teslim olmasıyla II. Dünya Savaşı fiilen sona erdiğinde, Türkiye dünyanın birçok yerini ve özellikle de kendi bölgesini etkileyen, 70 milyonun üzerinde asker ve sivilin öldüğü bu büyük yıkımdan, savaş dışı kalarak ve tek bir kurşun atmadan kurtulmuş oluyordu. Fakat bundan sonra oluşacak olan yeni Avrupa ve dünya dengesinde bir var olma mücadelesi ile karşı karşıya kalacaktır.

1950-1960 DÖNEMİ ULUSLARARASI ORTAM VE TÜRK
DIŞ POLİTİKASININ GENEL HATLARI 

II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın, Müttefik kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratılmasıyla birlikte Avrupa’da yeni bir uluslararası ortam meydana gelmiştir. Almanya ve müttefiklerine karşı savaşta ittifak içinde bulunmuş olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), Berlin’in işgalinden itibaren adım adım düşman taraşara dönüşmüştür. Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da hakim tek süper güç olarak kalması ve yayılmacılık sinyalleri vermesi, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini ciddi bir biçimde endişelendirince, Sovyetler Birliği karşında ortaya çıkan güç boşluğunu doldurma stratejisi gereği ABD’nin Avrupa’daki varlığının kalıcı hale gelmesi için zemin oluşmuştur. ABD’nin Batı Avrupa’yı koruma amaçlı Truman Doktrini ve onu takip eden Marshall Planı ile ortaya koyduğu strateji, 1949’da NATO’nun kurulması ile çok daha farklı bir boyuta ulaşmıştır. Truman Doktrini, ABD tarafından komünizm tehdidi altında görülen ülkelere mali ve askerî yardım ve destek sağlamak üzere ABD Başkanı H.Truman tarafından 1947 yılında hazırlanmış bir plandı. Bu doktrin 1948-1951 yılları arasında “Marshall Planı” adı altında bir yardım programı ile uygulamaya sokulmuştur. Aralarında Türkiye’nin ve Yunanistan’ın da bulunduğu 16 ülke bu plan çerçevesinde ABD’den ekonomik kalkınma desteği almıştır. Ancak karşılıklı dengeyi sağlamak için bulunan bu çözüm arayışları, kısa bir süre sonra Avrupa’daki güç dengelerini yeniden şekillendirmiş, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki mücadele bloklaşma ve iki kutuplulukla sonuçlanmıştır. 1945 ile 1990 arasında bütün dünya sistemini derinden etkileyen ve hatta belirleyen Soğuk Savaş, özellikle Avrupa coğrafyasındaki ülkeleri pozisyon almaya zorlamıştır. Ülkeler bu sistemde yer aldıkları tarafa göre uluslararası politika ve stratejilerini belirlemeye başlamışlardır.Türkiye, siyasi ve coğrafi özellikleri nedeniyle siyasal tarihi boyunca yalnızca II. Dünya Savaşı boyunca tarafsızlık politikası izleyebilmiştir. Bu dönem haricinde, uluslararası çıkarları dahilinde hep bir ittifak arayışı içerisinde olmuş ve uluslararası politikasını “yalnız kalmama” stratejisi üzerine şekillendirmiştir. II. Dünya Savaşı yılları, gerek dış gerekse iç politika bağlamında, Türkiye açısından oldukça zor geçmiştir. Bu dönemde bir tarafsızlık politikası izlemesine karşın sürekli devam eden savaş tehditi büyük bir ordunun silah altında tutulmasına neden olmuş, bu durum ülkenin zaten güçsüz olan ekonomisine ek bir yük getirmiştir. Türkiye, savaşa girmemiş olmasına rağmen savaşın etkilerini hem dış politikasında hem de iç politika ve ekonomisinde oldukça ağır hissetmiştir.14 Mayıs 1950 seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti (DP) döneminin dış politikasını şekillendiren temel iki unsur II. Dünya Savaşı boyunca izlenen tarafsızlık politikasının etkileri ve Soğuk Savaş olmuştur. Adnan Menderes Hükûmeti’nin, 1950-1960 arası dönemde izlediği dış politika, II. Dünya Savaşı boyunca izlenen tarafsızlık politikasından çıkarılan derslerle şekillenmiştir. Öte yandan hükûmet, ABD ile SSCB arasında var olan bloklaşma eğilimi çerçevesinde “Soğuk Savaş”ta tarafsız kalınamayacağını, böyle bir durumun Türkiye’nin güvenliği, siyasal ve ekonomik yapısında çok daha olumsuz sonuçlara yol açacağını varsaymıştır. Özellikle Sovyetler Birliği’nin, Türkiye üzerindeki yoğun siyasal baskıları ve yayılmacı dış politikası Türkiye’yi bir güvenlik arayışına itmiş ve onu Batı Bloku’na yakınlaştırmıştır. Diğer yandan, Türk askerî ve ekonomik yapısı savaş sonrası oldukça güçsüz olduğundan, Batı Bloku tarafında yer almak Menderes Hükûmeti tarafından avantajlı görünmüştür. Bu kapsamda Menderes Hükûmeti, ülkenin çıkarlarını daha iyi koruyacağını düşündüğü safı belirlemeyi ve bu anlamda aktif bir politika izlemeyi tercih etmiştir.

TÜRKİYE – ABD İLİŞKİLERİ VE TÜRKİYE’NİN NATO’YA
GİRİŞ SÜRECİ          

KUZEY ATLANTİK ANTLAŞMASI
Washington DC, 4 Nisan 1949
MADDE 5
Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası’nın 51. maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhâl Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere
son verilecektir.

Türkiye – ABD İlişkilerinin Genel Hatları
Türkiye – ABD ilişkilerinin bir anlamda yeniden şekillenen uluslararası güç dengeleri ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki baskıları üzerinden geliştiği söylenebilir.
Bu dönemde Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek güç olarak ABD’yi görmüş ve ABD ile bir ittifak içinde olmanın Türkiye’nin yararına olacağı hesabını yapmıştır. Öbür taraftan, Türkiye’de hükümet de muhalefet de uluslararası konjonktürde devam eden bloklaşma sürecinin dışında kalınamayacağına inanmıştır. Tercih ise Sovyetler Birliği karşısında ABD’nin içinde bulunduğu blok yönünde gerçekleşmiştir.II. Dünya Savaşı sonrası ABD ile Sovyetler Birliği arasında başgösteren Soğuk Savaş ve bununla birlikte oluşan güç dağılımı ABD’yi endişelendirmiş, yayılan “komünizm tehlikesine” karşı önlemler almaya itmiştir. Bu kapsamda ABD Başkanı Harry S. Truman, 12 Mart 1947’de Truman Doktrini adı verilen stratejisini öne sürmüş ve Marshall Planı çerçevesinde Sovyetler Birliği ve komünizm tehdidi altında olduğu varsayılan 16 ülkeye ekonomik ve askerî yardım öngörmüştür. Gerek Sovyetler Birliği’nin tehdidini savurmak gerekse öngörülen yardım planından faydalanmak amacıyla Türkiye, ABD ile ilişkilerini sıcak tutmayı ve bu ülkeye yakın durmayı avantajlı bir tercih olarak görmüştür. Türkiye’nin ABD’nin yanında Batı Bloku içerisinde yer almasının sebepleri yalnızca bunlar değildir. Türkiye, Osmanlıdan bu yana Batı’ya yakın durmayı hem ülkenin kurtuluşu hem de modernleşmesi bakımında tarihsel, siyasi bir değer olarak görmüştür. Çünkü Modern Türkiye’nin oluşumu bir anlamda Batı Medeniyeti’nin yolları üzerinden geçiyordu.İşte yukarıda bahsedilen saiklerle Türkiye 1949’da ABD öncülüğünde kurulan NATO’ya 1950 yılında üyelik için başvurmuş, bu örgüte girebilmesi yoğun çaba ve özverilerle ancak 1952 yılında gerçekleşmiştir. Türkiye’nin Yunanistan ile birlikte NATO üyesi olduğu 1952’den sonraki süreç, bütünüyle ABD ekseninde ve doğal olarak da Sovyetler Birliği’nden uzak durararak yürümüştür.
Türkiye’nin NATO’ya Girişi

Türkiye, kuruluşundan itibaren NATO’ya üye olma konusunda büyük bir istek duymuş, bunun gerek uluslararası düzlemde ülkenin güvenliğinin tescili olacağına, gerekse 1949 yılında Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne kabulüyle siyasal bakımdan Batılı bir ülke olmasının kabülünden sonra askerî ve stratejik açıdan da Batı içinde yer aldığının belgelenmesi olduğuna inanmıştır.Keza bu doğrultuda ülke içi siyasal ortamda da ciddi anlamda bir görüş birliği oluşmuştur. Gerek Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) gerekse Demokrat Parti farklı saiklerle de olsa NATO içinde yer alınmasını önemli bulmuşlardır.Türkiye, başlangıçta, Sovyetler Birliği’ne karşı doğuda bir güç boşluğu oluşacağı endişesiyle Batı Avrupa ülkelerinin savunması amacıyla kurulan NATO’ya alternatif olarak Doğu Akdeniz Bölgesi’nde Doğu Akdeniz Savunma Paktı’nın kurulması önerisini getirmişse de bu görüşün bir sonuca ulaşamayacağı anlaşıldığında bundan vazgeçmişve NATO’ya üyelik başvurusunu 11 Mayıs 1950 tarihinde Şemsettin Günaltay Hükûmeti’yle resmen yapmış, ne var ki bu başvuru “yetersiz demokrasi”gerekçesi ile kabul edilmemiştir.
Türkiye’de 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerle Demokrat Parti iktidara gelmiş ve NATO üyeliği ve dış politikada Batı ile yakınlaşma Adnan Menderes başbakanlığında kurulan hükümetin öncelikleri arasında yer almıştır. O dönemde, SSCB’den duyulan endişe son derece yoğundur ve ABD ile NATO aracılığı ile yakın iş birliği dışında başka ciddi bir alternatif de görülmemekte,Türk kamuoyunda da bu konuda herhangi bir itiraz bulunmamaktadır. Sorun NATO’nun, özellikle de onun lideri konumunda olan ABD’nin Türkiye’nin üyeliği için ikna edilmesidir. Bu arada Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırması sonucu patlak veren Kore Savaşı, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ni harekete geçirmiş ve Konsey üye ülkelerden Kore’ye yapılacak askerî müdahaleye katkı talep etmiştir. ABD’nin ardından Türkiye bu talebe karşılık veren ilk ülkeler arasında yer almış, gönderdiği bir tugayla savaşın en aktif katılımcılarından biri olmuştur. Türkiye, NATO üyeliği yolunu açacağı düşüncesi ile Kore’ye asker gönderme kararı aldıktan hemen sonra, 1 Ağustos 1950 tarihinde ikinci kez resmen NATO’ya üye olmak için başvurmuş ancak bu başvuru da İngiltere, Danimarka ve Norveç’in itirazları ile reddedilmiştir. Türkiye’nin  NATO üyeliğine kabul edilmeyişinin nedenlerinden biri bazı kurucu ülkelerin Türkiye gibi kendilerinden uzak bir ülke için savaşa girme ihtimallerinin bulunmasından çekinmeleriydi. Diğer yandan, bu ihtimalin kendilerini ilgilendirmediğini düşünüyorlardı. Bir diğer neden, II. Dünya Savaşı sonrası ekonomileri güçsüz kalmış çoğu Batı Avrupa ülkesi ABD’nin yapmakta olduğu ekonomik yardımların üye sayısı artan bir NATO’da paylaşılmasını kendileri açısından bir çıkar kaybı olarak görmeleriydi. Özellikle İngiltere, Türkiye’nin NATO üyeliğine en net muhalefeti yapan ülkeydi. Bunun temel nedeni NATO’ya üye bir Türkiye’nin artık Orta Doğu’yla ilgilenmeyeceğine ve bu durumun Mısır ve Süveş Kanalı’ndaki
çıkarlarını olumsuz etkileyeceğine inanmasısıydı. Keza Türkiye Orta Doğu’da oldukça stratejik bir konumdaydı ve bu, gelecekte İngiltere’nin bölgeye yönelik çıkarlarında oldukça işe yarayabilirdi . Ne var ki farklı bir doğu politikası izleyen ve gerek nükleer kapasitesi artan gerekse Orta Doğu bakımından Türkiye’yi kilit noktada gören ABD, her geçen gün Türkiye’nin  NATO’ya üye olması gerektiğine biraz daha destek veriyordu. Bu hem ABD’nin Sovyetler Birliği karşısındaki güvenlik endişelerini giderecek hem de Orta Doğu’daki çıkarlarına hizmet edecekti. Diğer yandan, İngiltere bu dönemde Orta Doğu’da ABD ve Sovyetler Birliği karşısında belirgin bir prestij kaybı yaşamaktaydı. Yavaş yavaş bölgeye ilişkin planlarının tutmayacağını anlaması İngiltere’yi de Türkiye’nin NATO üyeliğine destek vermeye yöneltmişti. ABD’nin diğer muhalif ülkeleri ikna çabalarıyla birlikte Ottowa’da 15-21 Eylül 1951 tarihinde toplanan NATO Bakanlar Konseyi oy birliğiyle Türkiye ve Yunanistan’ın örgüte üye olarak alınmasına karar vermişlerdir. Nihayet Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya resmen üye olmuş, nitekim bu üyeliğin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ndeki oylamasında da tek bir red oyu çıkmamıştır.

Balkan Paktı ve Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya İlişkileri
Balkanlarda barışın tesisi konusunda özellikle 1930’lardan itibaren önemli girişimler söz konusu olmuştur. Bunların içinde 1934’de Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile yapılan Balkan Antantı önemli bir yere sahiptir. Ancak Balkanlarda huzur ve barış ortamı için özellikle 1945 sonrasında ortaya çıkan arayışlar, büyük ölçüde Soğuk Savaş’ın etkisi altında gerçekleşmiş, bu nedenle de sürekli olamamıştır. Yugoslavya Devlet Başkanı J.B.Tito’nun, 1948 yılında Soveyetler Birliği Devlet Başkanı Stalin ile aralarındaki anlaşmazlık dolayısıyla Yugoslavya’nın Kominform’dan ihraç edilmesi üzerine yeni bir ittifak arayışı içine girmesi Balkanlarda bir ittifak arayışında önemli rol oynamıştır. Sovyetler Birliği’nin, özellikle 1950’li yılların başlarında Yugoslavya üzerindeki baskıları, Tito’nun NATO ve ABD yardımına olan ihtiyacını daha da arttırmıştır. Balkanlarda anti-Sovyet bir oluşuma son derece önem veren Türkiye’nin Başbakanı Adnan Menderes, Yunanistan’ın da desteğini arkasına alarak Balkanlara yönelik bir ittifak oluşumunda çabaların yo-ğunlaştırılmasına karar vermiştir.20-25 Ocak 1953 tarihlerinde Yugoslavya’ya ziyarette bulunan Türkiye Dışişleri
Bakanı Fuat Köprülü, Yugoslavya’nın ittifak konusundaki endişelerini giderdikten sonra buradan Atina’ya geçmiş ve Balkan Paktı’nın imzalanmasına giden süreci başlatmıştır. 28 fiubat 1953 tarihinde Ankara’da biraraya gelen üç ülkenin dışişleri bakanları Balkan Paktı’nı imzalamışlardır. Pakta göre bu ülkeler ekonomik, kültürel ve teknik konularda iş birliği içinde bulunmayı, aralarındaki sorunları barışçıl yöntemlerle çözmeyi kabul etmişlerdir .Başlangıçta Balkan Paktı konusunda isteksiz ve tereddütlü olan Tito, Yugoslavya üzerinde artan Sovyetler Birliği baskıları ve İtalya ile olan sınır anlaşmazlığı dolayısıyla paktın bu hâlini yeterli görmemiş ve bunun askerî ilişkileri de kapsayacak bir ittifaka dönüşmesi konusunda girişimlerde bulunmuştur. 1954 yılı içerisinde Atina ve Ankara’ya gerçekleşen ziyaretlerin ardından 9 Ağustos 1954 tarihinde üç ülke arasındaki “pakt” “İttifak, Siyasi İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” adı ile bir “ittifak”a dönüşmüştür. Bu anlaşmaya göre taraşardan birine yapılacak herhangi bir saldırı, taraşarın hepsine yapılmış sayılacak ve bu üç ülke askerî yardım ve müdahale de dahil bütün önlemleri alacaktı. Yugoslavya’nın Türkiye ve Yunanistan’dan farklı bir rejime sahip olması, diğer yandan tam anlamıyla bir Batı Bloku ülkesi sayılmaması, yani bu ülkenin siyasi ve stratejik bakımdan Batı’ya yakın durmaması, temelde bu anlaşmanın Yugoslavya Sovyetler Birliği karşıtlığı üzerinden kurulduğunu göstermekteydi. Nitekim 1955 yılında Sovyetler Birliği, Yugoslavya ile ilişkilerini düzeltme kararı alıp baskılarını yumuşatmaya başlayınca Tito belli başlı bloklar ile siyasal ya da ideolojik yakınlaşmalardan kaçınma politikası olan ve bloksuzluk politikası olarak da adlandırılan bağlantısızlık politikasına yönelmiş ve Balkan İttifakı’nın bağları gevşemeye başlamıştır. Öte taraftan, 1954 yılında Kıbrıs Sorunu nedeniyle Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin bozulmaya başlamasıyla da ittifak anlam ve önemini yitirmeye başlamıştır.

Türkiye’nin Orta Doğu’ya Yönelik Girişimleri
Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki mücadelenin Orta Doğu’nun önemini arttırdığı bir dönem olan 1950’li yılların başında, ABD bu bölgeye yönelik girişimlerini de hızlandırmıştır. Mayıs 1953 tarihinde birçok Orta Doğu ülkesini ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı John F. Dulles, bu ziyaretlerinin dönüşünde uğradığı Ankara’da Kuzey Kuşağı İttifakı’ndan bahsetmiş ve bunun gerek ABD gerekse bölgenin çıkarları açısından önemini anlatmıştır. Bölgede bulunan birçok önemli Arap ülkesinin bu duruma ilgi duymadığından da bahseden Dulles, zaten hâlihazırda Sovyet etkisinden daha uzakta olan Mısır, Suudi Arabistan ve Suriye gibi ülkelerin ABD’nin İsrail ile olan yakın ilişkileri dolayısıyla da bu ittifaka sıcak bakmadıklarının farkındaydı. Öyleyse, Sovyetler Birliği’ne yakın sınırı olan ve bu ülkenin baskılarını açıktan hisseden Türkiye, İran, Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerle bu ittifakın oluşturulması daha mantıklı ve stratejik önem ve önceliği daha yüksek bir olasılıktı. Bu kapsamda harekete geçen Türkiye hem ABD’yle böyle bir işe girişerek aldığı yardımları arttırma hem de başından beri aktif olan siyasetini şimdi Orta Doğu liderliğiyle devam ettirme amacıyla girişimlerde bulunuyordu. Bu girişimin ilk adımı 2 Nisan 1954’te Pakistan ile imzalanan Dostluk ve İş birliği Antlaşması olmuştur. Anlaşma diğer devletlerin katılımına açık olsa da anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından Afganistan, Pakistan ile var olan hâlihazırdaki sınır ve bölge sorunları çözülmeden böyle bir ittifaka girmeyeceğini beyan etmiştir. Pakistan ile girişilen bu ittifakı diğer bölge ülkerine de yaymak isteyen Adnan Menderes 1954 yılında Orta Doğu’daki bir dizi ülkeye ziyarete çıkarak öncelikle Irak’a, ardından Suriye ve Lübnan’a gitmiştir. Irak her ne kadar Türkiye ile bir ortak savunma anlaşması imzalamanın gerekliliği konusunda açıklama yapsa da aynı olumlu tavır Suriye, Lübnan ve daha sonra davet yapılan Ürdün tarafından sergilenmemiştir. Irak’ın böyle bir ittifaka sıcak bakmasının temel nedenleri öncelikle kendi güvenliğini diğer Arap Ülkeleri’nden ziyade Batı Bloku içerisinde karşılayabileceğine inanmasıydı . Keza Irak 1954’ten beri ABD yardımı da almaktaydı. Suriye, bu dönemde Arap Birliği içerisinde önemli bir konumdaydı ve özellikle İsrail konusunda bu paktın üyeleri ile ters düşmeme noktasında kararlıyıdı. Arap Birliği, 1945 yılında Mısır, Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Yemen ve Filistin tarafından, üye ülkelerin karşılıklı kuvvet kullanımına engel olmamak, sorunları barışçıl yollardan çözmek, üye ülkelere yönelik tehdit ve saldırılara birlikte karşı önlem almak amacıyla kurulmuştu. Dolayısıyla Suriye’nin ABD ve Türkiye ile böyle bir yakınlık içerisine girmesi bu prestijini sarsacaktı. Yine konum olarak Mısır ve Suriye arasında kalan Ürdün ve Lübnan da Arap Birliği’nin tepkisinden çekinerek Türkiye’nin çağrısına çekimser bakıyorlardı. Suriye gibi Mısır da Arap Birliği içinde kilit konumda olan bir ülkeydi. Irak’ın Türkiye ile giriştiği ittifak Mısır Devlet Başkanı Abdülcemal Nasır’ı oldukça rahatsız etmişti. Mısır, öncelikle, Irak’ın Arap Birliği ülkelerine danışmadan böyle bir ittifakta yer alamayacağını savunuyordu. Öte yandan, Irak’ın bu girişimi aynı zamanda birlik içerisinde ağırlığı olan Mısır açısından büyük bir prestij kaybı da demekti. Dolayısıyla Mısır, Ocak 1955’de bu konunun görüşülmesi için Arap Birliği’ni toplantıya çağırdı. Ne var ki Irak Başbakanı Nuri Said hastalığı nedeniyle toplantıya katılamayınca Mısır’ın tepkisi daha da sertleşti. Mısır’la aynı görüşte olan Suriye ve Suudi Arabistan da aynı ölçüde olmasa da Irak’a tepki göstermişlerdir.Her şeye rağmen Mısır’ın ittifak konusunda ikna edilebileceğini düşünen Adnan Menderes, Nasır ile görüşme talebinde bulunmuş olsa da Mısır, Türkiye’nin Batı’yla ve dolayısıyla İsrail’le olan yakın ilişkileri dolayısıyla bu görüşmenin kamuoyuna açıklanmasının zor olacağını düşünerek teklifi reddetmiştir. Sonuçta, 24 fiubat 1955 tarihinde Bağdat Paktı, Irak ve Türkiye arasındaki ittifakı tescilleyerek Bağdat’ta imzalanmıştır. İngiltere 4 Nisan’da, Pakistan 23 Eylül’de ve İran ise 3 Kasım’da pakta girmişlerdir.İngiltere’nin pakta girişi Irak ile olan tarihsel bağları ve Orta Doğu’ya yönelik çıkarları bağlamında değerlendirilebilir. Pakistan, daha çok Hindistan ile olan sorunları kapsamında bir güvenlik arayışı içinde olmuş, aynı zamanda ABD’den yardım alabileceğini ummuştur. Türkiye ile hemen hemen aynı konumda olan İran ise Sovyetler Birliği’nin tehdit ve baskılarından dolayı, bir güvenlik endişesi dolayısıyla pakt içinde yer almıştır denilebilir.Irak ve Türkiye’nin yoğun isteklerine rağmen ABD ittifak içinde yer almaya sıcak bakmamıştır. Bunun en önemli nedeni ABD’nin Arap ülkelerinin daha fazla tepkisini çekerek bu ülkeleri Sovyet Bloku’na itme riskinden ve İsrail’i bu konuda endişelendirmekten çekinmesi olarak görülebilir.

Süveyş Krizi
Süveyş Kanalı, 1859 yılında Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan 163 kilometrelik yapay bir kanal olarak İngilizler tarafından açılmıştır. İngiltere, sömürgecilik döneminde, kanalı özellikle Hindistan’a ulaşabilmek için oldukça değerli görmekteyken bu yeni dönemde petrol kaynaklarına ulaşma ve bunların taşımacılığı konusunda kanalı merkez çıkarları arasında görmekteydi. Kanalın özellikle İngilizler bakımından stratejik önemi büyüktü. Bağdat Paktı’nın kurulmasını kendisine ve Arap dünyasının bütünlüğüne yönelik “kötü niyetli” bir girişim olarak gören Mısır, Süveyş Kanalı’nı bir koz olarak kullanmak istemiş, bu da Mısır ve İngiltere arasındaki gerilimi iyiden iyiye arttırmıştı. Mısır, İngiliz askerlerinin bölgeden, öncelikle Süveyş Kanalı’ndan ve Kıbrıs’tan çekilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu tutum gerek Kıbrıs’ın gerekse Yunanistan ve bölgede NATO etkisinin azalacağını düşünen Sovyetler Birliği’nin desteğini almıştır . Diğer taraftan, Kıbrıs konusunda İngiltere’nin adada bulunmasını kendi çıkarları açısından önemli gören Türkiye, İngiltere’ye destek vermiş ve böylelikle Türkiye dış politikasında Mısır’dan uzaklaşan, İngiltere’ye yakınlaşan bir sürece girilmiştir. Mısır’ın 26 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nı millîleştirdiğini ilan etmesi durumun bir krize dönmesine neden olmuştur. Krizin çözümü için Londra’da bir konferans düzenlenmesini talep eden ABD, İngiltere ve Fransa’nın çağrılarına yanıt vermeyen Mısır ve Yunanistan krizin biraz daha derinleşmesine yol açmışlardır. Yunanistan’ın bu dönemde Mısır’a destek vermesinin temel nedeni İngiltere’nin Kıbrıs’tan çıkmasının Yunanistan’ın adaya yönelik planlarının ön koşulu olmasıydı.Mısır ve Yunanistan, konferansa katılmayı reddetmiş olsalar da konferans 16 Ağustos 1956 tarihinde gerçekleştirilmiş ve Batı Bloku’ndaki onsekiz ülke kanalın yönetiminin uluslarası bir kuruluşa bırakılmasına karar vermiş ama bu kararın uygulanması Mısır tarafından resmen reddedilmiştir. Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail 29 Ekim 1956’da kanalı ele geçirmek üzere Mısır’a askerî bir müdahalede bulunmuş ve kanalın iki tarafını işgal etmiştir. Bu durum Bağdat Paktı içerisinde de bir krize dönüşmüş, Irak ve Pakistan, İngiltere’nin paktan çıkarılması önerisinde bulunmuş, ancak bu da A. Menderes tarafından engellenmiştir. Türkiye, kanala asker çıkarılması konusunda İsrail’i kınamış olsa da kanal krizi boyunca takındığı tutum Arap ülkeleriyle arasındaki ilişkinin daha da soğumasına yol açmıştır. Her ne kadar BM Genel Kurulu’nda savaş bölgesinin işgaline yönelik olumsuz oy kullanarak Arap ülkelerinin gönlünü almak istemişse de bu girişim çok da başarılı olamamıştır. Aslında bu dönemde de Türkiye bir denge politikası izlemeye çalışmış, İsrail’i eleştirmekle birlikte ilişkilerini tamamen kesmemiş, Arap ülkelerine karşı da yakın temas kurmaya çalışmıştır. Türkiye, bu krizde de ABD’ye yakın bir dış politika izlemiş ancak askerî müdahalenin Arap ülkelerini biraz daha Sovyetler Birliği’ne yaklaştırması riskine de dikkat çekmeye çalışmıştır. Nitekim, ABD ve Türkiye’nin bu konudaki inançları da boşa çıkmamıştır. Süveyş Krizi’nden sonra başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap ülkeleri Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmaya başlamış, Sovyet yardımının özellikle Suriye’ye yönelik arttığı gözlemlenmiştir. Bu konuda bir önlem alınması gerektiğine inanan Adnan Menderes çözümü NATO ile Bağdat Paktı arasındaki bağın güçlendirilmesinde görmüştür. Bu kapsamda ABD, Bağdat Paktı ülkelerine karşı Sovyetler Birliği ve Suriye’den gelebilecek herhangi bir saldırı durumunda pakt üyesi ülkelere destek vereceğini açıklamıştır. İşte bu ortamda ABD Başkanı Eisenhower, Eisenhower Doktrini olarak bilinen yeni ABD stratejisini ortaya atmıştır. “5 Ocak 1957’de tarihinde açıklanan bu doktrin, komünist tehdide karşı direnmek için yardıma ihtiyaç duyan Orta Doğu ülkelerine askerî ve ekonomik yardım sözü veren ABD’nin bölgede Fransa ve İngiltere’nin yerini alması esasına dayanmaktaydı. Eisenhower, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerin Mısır’a silah vermesi ve Ekim 1956 tarihinde Mısır’a yönelik İsrail, Fransa ve İngiltere ortak saldırısına karşı Arap ülkelerinin yanında yer alması ile Orta Doğu’da giderek artan Sovyet etkisini durdurmayı amaçlamıştır. Bu doktrin, Lübnan ve Irak dışında hiçbir Arap ülkesinde kabul görmemiştir. Özellikle Mısır ve Suriye bu görüşe açıkça karşı çıkarak, ABD’nin bölgeye müdahalesini onaylamadıklarını, bölgedeki tüm sorunların ancak bölge ülkelerinin kendi aralarındaki ilişkiler çerçevesinde çözülebileceğini savunmuştur. ABD ise görüşünde ısrar etmiş, 1957-1958 Orta Doğu krizine bu çerçevede doğrudan Lübnan’a asker çıkararak müdahale etmiştir. Eisenhower, gerek İngiltere’nin Orta Doğu’da kaybettiği prestij boşluğunu doldurmak gerekse Arap ülkelerinin Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önlemek amacıyla yayınladığı doktrinde, ABD ve Batı Bloku’nun Orta Doğu’daki çıkarlarının önemli tehlikelerle karşı karşıya olduğunu vurguluyor ve bağımsızlıkları konusunda söz verdiği ülkelerin ihtiyaç duyması durumunda bu ülkelere yardım edeceğini belirtiyordu. Bu beyanatın gereğini de Bağdat Paktı’nın askerî komitesine girerek kısmen kanıtlıyordu. Doktrin Mısır ve Suriye tarafından kabul edilmez olarak görülürken, İran, Irak, Pakistan ve Türkiye gibi Bağdat Paktı üyeleri tarafından olumlu karşılanmış ve destek bulmuştur.

Suriye Krizi
Suriye’nin 1957-1958 döneminde Sovyetler Birliği ile yakınlaşması Türkiye’yi bir güvenlik endişesine sürüklemiştir. Güneyden gelecek bir Sovyet Bloku baskısına ülkenin dayanması çok zor olabilirdi. Bu durum, Türkiye’nin Suriye sınırında asker sayısını arttırmasına neden olurken Suriye de Türkiye’nin kendisine karşı düşmanca girişimlerde bulunduğunu iddia etmiştir. ABD, başlangıçta Türkiye’nin Suriye’ye karşı abartılı bir endişe taşıdığına, bu sert tutumunun bloklar arası bir savaş tehlikesi içerdiğine inansa da Suriye içindeki bazı gelişmeler ABD’yi de durum hakkında endişeye sevk etmiş ve önlemler almaya sürüklemiştir. Durumun ciddi olduğuna kanaat getiren ABD, 1957 yılında Suriye’den gelebilecek bir saldırıya karşı Irak, Ürdün ve Lübnan’a askerî yardımlarını arttırmıştır. ABD’nin Türkiye ve Suriye arasındaki gerilimde devreye girmesi Sovyetler Birliği’ni de harekete geçirmiş ve bu gerilim bloklar arası bir düzeye taşınmıştır. Eylül ayı içinde Mısır’ın, Suriye’ye destek olmak amaçlı, bu ülkeye asker göndermesi gerilimi daha da arttırmış ve ABD, Suriye ile bir çatışmada Türkiye’nin yanında olacağını Menderes Hükümeti’ne bildirmiştir. Sovyetler Birliği de benzer bir atakta bulunarak Türkiye’nin Suriye’ye karşı saldırısı durumunda, Sovyetler Birliği’nin duruma kayıtsız kalmayacağı ve Türkiye’nin bu durumdan zararlı çıkacağını açıklamıştır. Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakanı Dulles, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı girişeceği bir askerî müdahalede ABD’nin de duruma müdahil olacağını ve böyle bir saldırıya göz yummayacağını belirtmiştir. Hatta ABD Başkanı ve İngiltere Başbakanı bir saldırı durumunda NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi uyarınca Sovyetler Birliği’ne karşılık verileceğini ilan etmişlerdir.Bunun üzerine Sovyetler Birliği’nin de desteğiyle Suriye konuyu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda gündeme getirerek bölgedeki gerginlik dolayısıyla Türki- ye, ABD ve NATO’yu suçlamıştır. Ne var ki taraşarın genel kurul sonrasında takındığı tavır gerginliğin yumuşamasında etkili olmuş ve Suriye 1957 yılında suçlamalarını geri alırken Türkiye de Suriye sınırındaki askerî yoğunluğunu düşürmüştür.Bu krizin ardından 1 Şubat 1958’de Suriye ile Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmiş ve Türkiye bu birleşmeyi 11 Mart 1958’de tanımıştır. Birlik Suriye’deki askerî darbe sonrasında Suriye’nin yeniden bağımsızlığını ilan etmesi ile 28 Eylül 1961’de sona ermiştir.

Irak’taki Darbe ve Türkiye’nin Tavrı
14 Temmuz 1958’de Irak’ta gerçekleştirilen bir askerî darbeyle Irak Kralı Faysal ve Başbakan Nuri Es Said’in öldürülmeleri Orta Doğu’da başka bir krizin daha oluşmasına neden olmuştur. Bu sıralalarda İstanbul’da toplanacak olan Bağdat Paktı üyeleleri darbe üzerine büyük bir endişeye kapılmış hatta Türkiye Başbakanı Menderes, Irak’a asker gönderilmesini bile dile getirmiştir .Türkiye tarafından Sovyet yayılmacılığının yeni bir girişimi olarak değerlendirilen bu darbe, Türkiye’nin, bir süre, oluşturulan yeni hükûmeti tanımamasına neden olmuştur. Darbe ile gelen yeni yönetim, bu darbenin Batı’ya karşı bir girişim olmadığını, menfaatleri gerektirdiği sürece Batı ile iş birliğine devam edileceği konusunda teminat vermiş olsa da Sovyetler Birliği ile kesilmiş olan ilişkilerin yeniden başlaması tereddütlerin giderilememesine neden olmuştur.Aynı dönemde Lübnan ve Ürdün’deki bazı iç gelişmeler ve darbe ihtimalleri ABD ve İngiltere’yi harekete geçirmiş, Eisenhower Doktrini çerçevesinde bu iki ülkeye askerî müdahalede bulunulmuştur. Türkiye Hükûmeti tarafından olumlu karşılanan bu iki harekâtta ABD’nin, İncirlik Üssü’nü kullanması Türkiye iç siyasetinde muhalefetin tepkisine neden olmuş o güne kadar dış politikada hükûmete destek veren muhalefet bu hususta Menderes ve dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu eleştiri bombardımanına tutmuştur .Başlangıçta Irak’ta oluşan yeni rejim ve yönetime sert tepki veren Türkiye, bu tutumunu zamanla yumuşatmış ve ABD’nin ardından 31 Temmuz 1958’de yeni yönetimi tanımak durumunda kalmıştır. Bunun ardından darbeyle birlikte Bağdat Paktı’na sıcak bakmadığı ve bir bağlantısızlık politikası izleyeceği belli olan Irak  24 Mart 1959’da Bağdat Paktı’ndan ayrıldığını ilan etmiştir. Irak’ın paktan ayrılmasıyla Arap ülkeleriyle bir bağı kalmayan Bağdat Paktı Ağustos 1959’da CENTO’ya dönüştürülmüştür.

KIBRIS SORUNU VE TÜRKİYE’NİN BU KONUDAKİ
DIŞ POLİTİKASI

Akdeniz’in Sicilya ve Sardinya’dan sonra 9.251 km2 ile üçüncü büyük adası olan Kıbrıs’ta MÖ 10.000 yılına kadar uzanan yaşam belirtileri olduğu bilinmektedir. Mısır İm- paratorluğu, Hititler, Artuklular, Roma, Bizans, Memluklar, Venedik gibi pek çok gücün egemenliğinin hakim olduğu Kıbrıs zaman zaman da bağımsız kalmıştır. Kıbrıs, Hristiyanlık için de önemli bir merkez haline gelmiş ve Hristiyanlık içi mücadelelerinde alanı olmuştur. 1571’de Kıbrıs’ı Venediklilerden egemenliğine geçiren Osmanlı’nın üç yüz yıl aralıksız hüküm sürdüğü ve Akdeniz hakimiyetinde önemli rol oynayan Kıbrıs, 1878’de Osmanlı-Rus savaşında İngilizler’in yardımını almak karşılığında İngilizler’e kiralanmıştır. Ada 1914’te Birleşik Krallık tarafından ilhak edilmiş ve bir İngiliz sömürgesi niteliğine bürünmüştür. 1960’da ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti’ne kadar İngiliz egemenliğinde kalan Kıbrıs, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ve hatta Lozan Anlaşmasında bile son derece tali bir konu olmuştur. Osmanlı’nın İngilizlere kiraladığı ada üzerinde Türkiye’nin hak talebinin olmaması, kuşkusuz dönemin koşulları ile açıklanabilir. Ancak Kıbrıs’ın Türk Dış Politikası ve hatta iç politikası için bir “millî dava” hâline gelmesi ancak 1950’li yıllarda gerçekleşmişir. Hatta Mısır egemenliği dolayısı ile Kıbrıs’ın stratejik öneminin azaldığını düşünen İngiltere’nin, II. Dünya Savaşı sonrası Mısır ile Süveyş Kanalı dolayısıyla süregelen gerilimlerin ardından Kıbrıs’ı yeniden gündemine alması ve adaya ilişkin mevcut durumun korunması gerektiğine dair kararının Menderes Hükûmeti tarafından da aynen desteklenmiş olması da bu çerçevede dikkat çekicidir. İngiltere, özellikle Orta Doğu politikası açısından bu dönemde Kıbrıs’ı stratejik bir nokta olarak kabul etmiş ve kaybedilmesinin İngiltere’nin Orta Doğu’daki konum ve çıkarlarına zarar vereceğine inanmıştır. Ancak bağımsızlık, self-determinasyon hareketlerinin çok yoğunlaştığı bu yıllarda İngilizler’in Kıbrıs politikası öncelikle Yunanistan ve adadaki Rum kesimini rahatsız etmiştir. Kıbrıs adasının Yunanistan ile birleşmesini (Enosis) 1930’lu yıllardan beri tarihi bir millî dava olarak gören Rumlar’ın bağımsızlık ve birleşme talepleri artmıştır. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda devreye girmesi ve bu konuda aktif bir politika izlemesinin bu dönemde başlaması tesadüf değildir. 1878’de İngiliz’lere kiralandıktan sonra adeta “unutulan” Kıbrıs, 1950’li yılların ortalarından itibaren Türkiye’nin en önemli “milli dava”larından birisi haline gelmiştir. 1945 yılına kadar adayı Yunanistan’a karşı basit bir pazarlık unsuru olarak kullanan İngiltere özellikle Mısır’daki hâkim konumunu yitirip Orta Doğu Kumandanlığı’nı Kıbrıs’a taşıma kararı aldıktan sonra adadaki konumuna ilişkin tartışmaları ve talepleri göz ardı etmiş, 1954 yılında Yunanistan’ın Kıbrıs konusunu BM Genel Kurulu’na getirmesine kadar da ada konusunda Yunanistan’la ikili görüşmelerden kaçınmıştır. Keza bu dönem aynı zamanda İngiltere ve Türkiye’nin enosis karşıtlığı bağlamında ortak hareket etmeye başladığı dönem de olmuştur. Nitekim, İngilizler adadaki konumlarını sürdürebilmek adına adada bulunan Türk kesiminin varlığına dikkat çekmişler ve adanın Yunanistan’a bırakılmasının başka büyük sorunlara yol açacağını, zira adanın sadece Rumların değil, Türklerin de olduğunu gündeme getirmişlerdir. Aslında Türkiye’nin adadaki duruma müdahil olması da bu yolla olmuş, İngiltere bir yandan Orta Doğu politikası açısından ihtiyaç duyduğu Türkiye’yi kendisinden uzaklaştırmayarak, diğer yandan da Kıbrıs meselesini biraz daha çetrefilli hâle getirip Yunanistan’ın iddialarına karşı elini güçlendirmek için Türkiye’nin müdahil olduğu bir Kıbrıs politikası izlemeye başlamıştır. Böylelikle Kıbrıs sorunun göründüğü kadar basit olmadığı ortaya konacak ve Türkiye’den de gelecek taleplerle Yunanistan’ın talepleri dengelenmeye çalışılacaktı. 1950-60’lı yıllarda adadaki Türklerin oranının % 12’ler düzeyinde olduğu bilinmektedir.1950’li yılların başında Yunanistan’ın Kıbrıs’ta G.Grivas liderliğinde kurduğu ve Yunanistan’da silahlı eğitim vererek adaya geri gönderdiği EOKA Örgütü (Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Örgütü) adada İngilizlere karşı silahlı direniş başlatmıştır. “Bu örgüt 1955-1959 yılları arasında adada İngilizlere karşı silahlı mücadelesini sürdürmüş, Türk-Rum toplumları arasındaki mücadele başlayınca da Türkler’e karşı girişilen hareketin düzenleyiciliğini üstlenmiştir. 1960’lı yıllarda Makarios’un adada uyguladığı iç ve dış politikalardan rahatsız olan EOKA, özellikle 1967’de Yunanistan’da Albaylar Cuntası’nın başa gelmesinden sonra, ‘enosis davasına ihanet eden’ Makarios’a karşı eyleme başlamıştır. 1972’te yoğunlaşan eylemler Grivas’ın ölümü nedeniyle bir süre kesilmiştir. Daha sonra EOKA-B adı ile yeniden faaliyete geçen örgüt, Türklere yönelik eylemlerde de bulunmuş, hatta Türkiye’nin müdahalesine yol açan süreci hızlandırmıştır. 1974’de Makarios’a yönelik darbe girişiminde büyük rol oynayan örgüt, darbe başarısız olunca ve adaya Türk güçleri yerleşince, eylemlerini sürdürememiştir. (Sönmezoğlu, 2010: 259)
EOKA’nın eylemlerinden de anlaşılacağı üzere “self-determinasyon” ilkesi gereği adanın önce İngilizlerden bağımsızlığı ardından da Yunanistan’la birleşmesi hedefi açık bir biçimde ortaya konulmuştur. Yunanistan’ın desteği ile BM’ye yapılan başvuru ise adada başka (Türk) etnik unsurun varlığı gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.Ancak adada İngilizler’e ve onlarla iş birliği yaptığı düşünülen Rumlar’a yönelik EOKA saldırıları tedirginlik yaratmış ve konunun Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılacağı bir konferansla tartışılmasına karar verilmesine neden olmuştur. 29 Ağustos 1955 yılında Londra’da başlayan konferansta, İngilizler’in adadaki haklarından vazgeçmeme politikası nedeniyle adadaki duruma ilişkin bir çözüm elde edilememiştir. Tabi bu arada İngiltere konferans sonucu ortaya çıkan çözümsüzlüğü kullanarak, sorunun yalnızca bir sömürge sorunu olmadığını, Türkiye ve Yunanistan’ın uzlaşmaz tavrının ileride ada açısından daha büyük sorunlara yol açabileceği olasılığını ortaya koyuyor ve dolayısıyla İngiltere’nin Kıbrıs sorununda müdahil olmasının önemini göstermeye çalışıyordu (Sönmezoğlu, 2006:79). İngiltere’nin Kıbrıs sorununu uluslararasılaştırarak çıkarlarını koruma politikası, ABD’nin de konuya ilgisizliği nedeni ile tıkanmaya doğru gidiyordu. İngilte’nin Kıbrıs konusunda kendi kendini yönetme siyasetini öne çıkarması gerek Yunanistan’ı gerekse Türkiye’yi devre dışı bırakma çabaları olarak algılanıyordu. Bu gelişmelerin adanın Yunanlılar’a terk edilmesi gibi bir sonuca ulaşabileceğinden tedirgin olan Türkiye ise artık “Kıbrıs’ı keşfetmişti” ve Osmanlının hak sahipliğinden hareketle İngilizlerin adadan çekilmesi halinde adanın Türkiye’ye bırakılması gerektiği tezini ilerisürüyordu . Bu arada Kıbrıs hızla Türkiye’de iç politikanın önemli bir konusu ve hatta “aracı”haline gelmişti. “Kıbrıs millî davamız!” sloganı ile Türkiye’de Kıbrıs’a ilişkin hareketlenmeler,ülke içindeki gayrimüslimlere yönelik politikalar bakımından da önemli bir rol oynuyordu. Nitekim, 1950’ye kadar Yunanistan ve Rumlar’la ciddi bir sorun yaşanmamasına rağmen, Kıbrıs’ın devreye girmesi ile ilişkiler çok hızlagerildi. Özellikle 6-7 Eylül (1955) olayları, Türkiye’de başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimlere yönelik büyük bir “karşıtlık” harekatına vesile olmuştur. Atatürk’ün Selanik’teki evinin Yunanlılar tarafından bombalandığı iddiası ile patlak veren gösterilerde İstanbul, Ankara ve İzmir’de özellikle Rumlara karşı saldırılar ve yağmalamalar kitlesel eylemelere dönüşmüş ve bu olaylarda 3 kişi hayatını kaybederken 30 kişi yaralanmış, gayrimüslimlere ait 5000’e yakın dükkan ve ev yağmalanıp talan edilmiştir. Kıbrıs ve Yunanistan politikaları bakımından önemli bir kırılma yaratan bu olayların, basit bir yanlış anlamanın ötesin-de devletin içindeki bazı unsurların tercih ve kontrolü çerçevesinde gerçekleştiği konusunda fazla bir tereddüt bulunmamaktadır. 6-7 Eylül olayları, aynı zamanda Kıbrıs konusunda kamuoyu desteğinin alınması bakımından da son derece önemlidir ve İngilizler’in teşvik ve müsaadesi ile adeta yeniden keşfedilen Kıbrıs’ın bir“millî dava” haline dönüşmesinde büyük rol oynamıştır. 1960 darbesi sonrasında Demokrat Partililer’i yargılamak üzere yapılan Yassıada Duruşmaları’nda, 6-7 Eylül olaylarını Menderes Hükûmeti’nin, Londra Konferansı’nda Kıbrıs konusunda müzakerelerde bulunan Fatin Rüştü Zorlu’nun elini güçlendirmek ve Yunanistan’ı sıkıştırmak istemesi üzerine kendisinin planladığı da iddia edilmiştir. Ancak 6-7 Eylül olaylarının dış politika üzerinden iç politikanın dizayn edilmesine iyi bir örnek olduğu rahatlıkla söylenebilir.1955’de yapılan Londra Konferansı’nın ardından ortaya bir çözümün çıkmayışı Kıbrıs’ta işleri biraz daha karışıtırmış, gerilimin giderek artmasına neden olmuştur. Türkiye bu konferansta şu tezi savunmuştur: “Türkiye’nin adanın geleceğiyle ilgilenmesinin temelinde tarihsel, coğrafi, etnik ve stratejik faktörler yatıyordu. Kıbrıs Adası yaklaşık 400 yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun (1571-1923) egemenliği altında bulunuyordu ve tarihte hiçbir zaman tam olarak Yunan egemenliği altına girmemişti. Adanın Türkiye’nin doğu kıyılarına uzaklığı 70 kilometre iken Yunanistan’a olan uzaklığı 1000 kilometreyi buluyordu. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türkler Adadaki nüfusun çoğunluğunu teşkil ediyorlardı. Kıbrıs her şeyden önce stratejik nedenlerden Türkiye için vazgeçilmez bir konuma sahipti. […] Eğer İngiltere Adanın hükümranlığından vazgeçme niyetinde ise, Kıbrıs Adasının ‘asıl sahibine’ devredilmesi gerekiyordu. […] Adayı bir üçüncü ülkeye (Yunanistan’a) devredemezdi.Bundan dolayı da, Yunanistan Kıbrıs Sorunu davasında Türkiye’nin müzakere ortağı olamazdı.”
Bu arada EOKA da eylemlerini yaygınlaştırmıştır. Bunun üzerine İngiltere, adada olağanüstü hâl ilan etmek durumunda kalmıştır. İngiltere durumun daha vahim bir hâl almasından çekinerek Londra Konferansı’nda belirginleştirdiği kendi kendini yönetme siyasetini Başpiskopos Makarios’a teklif etmiş, ne var ki Makarios’un bu teklifi reddetmesi ve İngiltere’ye sürekli direnmesi yüzünden, Seyşel Adaları’na sürgüne gönderilmesine yol açmıştı. Kendi kendini yönetme siyaseti konusunda kararlı olan İngiltere, Makarios’un sürgüne gönderilmesinin ardından bu şekilde bir çözüm için yeniden girişimlerde bulunsa da Başpiskopos’un sürgünde bulunması Rumlar’ın bu girişimleri de reddetmesine neden olmuştu. Adada kendi kendini yönetme siyasetiyle bir çözüme ulaşamayacağını anlayan İngiltere, nihayet 1957 yılında Kıbrıs’a yönelik stratejisini değiştirme kararı alarak
kendisine verilecek üsler karşılığında adadaki hâkimiyetinden vazgeçeceğini açıklamıştı. Bu yeni stratejide önemli olan husus İngiltere’nin çıkarlarının zedelenmesinin önlenmesi ve NATO üyesi iki ülke olan Türkiye ve Yunanistan’ın birbirleriyle çatışmasının engellenmesiydi. İngiltere’nin çıkarları bakımından adanın Yunan talebi olan enosis ya da Türk talebi olan taksim şeklinde yeni bir statüye kazandı-rılımasının çok da bir önemi yoktu; ne var ki Türkiye ve Yunanistan’ın taleplerinden birinin kabulü hâlinde iki tarafın çatışmaya girişebileceği ve bundan dolayı İngiltere’nin prestij kaybedebileceği olasılığı bu üç ülkenin garantörlüğünde bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması konusunda bir çözümün tüm taraşar açısından daha kazançlı olacağı fikrini ön plana çıkardı.Nihayet, 5 fiubat 1959 yılında Zürih’te bir araya gelen Türk ve Yunan taraşarı bir anlaşmaya vararak Kıbrıs’ın statüsünü belirlediler. Buna göre Yunanistan, Türkiye ve İngiltere’nin garantörlüğünde bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulacak, İngiltere adanın tümündeki egemenlik haklarından vazgeçecek ve buna karşılık İngiltere’ye yine kendi egemenliği altında iki üs verilecekti. 17 fiubat 1959 tarihinde Londra’da toplanan ikinci konferansta İngiltere’nin bu koşulları kabul etmesinin ardından Makarios’un da ikna edilmesiyle 19 fiubat’ta, Zürih’te üzerine anlaşmaya varılan belgeler imzalanmıştır. Böylece Yunanistan ve Kıbrıslı Rumları başından beri tatmin etmese de Londra-Zürih Anlaşmaları ile çerçevesi çizilen ve 16 Ağustos 1960 Lefkoşe Antlaşması’yla resmen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile yeni bir döneme girilmiştir. Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye’nin ve Türklerin Kıbrıs’ta söz sahibi olmasını sağlayan, bu bağlamda Cumhuriyet Türkiyesinin belki de en başarılı dış politik hamlesini gerçekleştirip sonuç alan Demokrat Parti Hükûmeti 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi ile yıkılmıştır. Başbakan Adnan Menderes ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan ile birlikte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gerçek mimarlarından olan dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da 16 Eylül 1961’de askerî yönetimce idam edilmiştir.

Özet:

1950-1960 Dönemi Türk Dış Politikasının Ana Hatları
1950-1960 dönemi II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesi bir dönem olması nedeniyle hem savaşın hem de oluşan yeni uluslararası konjönktürün etkileriyle şekillenmiştir. Bu dönem yoğunlaşan Soğuk Savaş ve hızla artan bloklaşmayla birlikte
Türkiye’yi de içine alan yeni bir uluslararası ortam ortaya çıkmıştır. Türkiye henüz II. Dünya Savaşı’nın etkileriyle mücadele ederken kendini bloklaşmanın tam ortasında bulmuş ve birçok gerekçeyle Batı Bloku içinde yer almak dönemin hükûmeti açısından daha avantajlı bulunmuştur. Keza bu dönem Türkiye’nin dış politikası tamamen Batı Bloku’na eklemlenmiş ve Doğu Bloku’ndan
kesin bir uzaklıkta geçmiştir. Bu durum Türk dış politikasını şekillendiren yegâne unsur olmuş ve DP Hükûmeti aslında oldukça zor bir uluslararası ortamdan Türkiye’yi en az zararla çıkarma uğraşında olmuştur.

Demokrat Parti Döneminde Türkiye’nin Balkanlar Politikasının Ayrıntıları
Türkiye’nin Balkanlar politikası Batı Bloku içinde yer alması dolayısıyla bu dönemde komünist rejimlerden kesin bir uzaklıkta geçmiştir. Balkanlar’da II. Dünya Savaşı sonrası tek tek kurulan komünist rejimler, Türkiye’nin bu ülkelerle herhangi bir ilişki kurmasını önlemiş, hatta Bulgaristan,
Romanya gibi ülkelerden gelen iş birliği teklişeri bu yüzden reddedilmiştir. Bu dönem, Batı Bloku içinde yer alan Yunanistan ve Sovyetler Birliği ile sorunlar yaşayan Yugoslavya ile bir iş birliği oluşturulmak istenmiş ve Balkan Paktı kurulmuş olsa da önce Yugoslavya’nın paktı yavaş yavaş terk etmesi, ardından Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunanistan’la yaşanan sorunlar Balkan Paktı’nı etkisiz hâle getirmiştir.

 

NATO’NUN KİLOMETRE TAŞLARI (1961’e kadar)
1947
12 Mart: Truman Doktrini’nin ilanı.
5 Haziran: Marshall Planı’nın ilanı.
22-27 Eylül: ‘Cominform’un kurulması.
1948
22 Ocak: İngiliz Dışişleri Bakanı E. Bevin’in Batılı ülkeler için askerî ittifak kurulmasını önermesi.
22-25 fiubat: Çekoslovakya’da Komünist Parti’nin bir darbe ile iktidarı ele geçirmesi.
17 Mart: Brüksel Antlaşması’nın imzalanması.
11 Haziran: “Vandenberg Kararı”nın ABD Senatosu’nda kabul edilmesi.
6 Temmuz: ABD, Kanada ve Brüksel Antlaşması’na taraf devletler arasında, Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliği ile ilgili ilk görüşmelerin başlaması.
27-28 Eylül: Brüksel Antlaşması’na taraf devletlerden oluşan Batı Birliği Savunma Örgütü’nün (Western Union Defence Organisation) kurulması.
1949
15 Mart: Kuzey Atlantik savunması ile ilgili görüşmelere Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç ve Portekiz’in davet edilmesi.
4 Nisan: Kuzey Atlantik Antlaşması’nın Washington’da imzalanması.
24 Ağustos: Kuzey Atlantik Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi.
1950
11 Mayıs: Türkiye’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) üyelik için ilk kez resmen başvurması.
25 Haziran: Kore Savaşı’nın başlaması.
25 Temmuz: NATO Konseyi Temsilcileri’nin ilk kez Londra’da toplanması. Türkiye’nin, Kore’ye 4 bin 500 asker göndereceğini açıklaması.
24 Ekim: Fransız Başbakanı R. Pleven’in, NATO çatısı altında, Alman güçleri de dahil olmak üzere, birleşik bir Avrupa ordusu kurulmasına ilişkin planını sunması.
20 Aralık: Batı Birliği’nin askerî örgütünün, NATO ile birleştirilmesi.
1951
22 Ekim: Yunanistan ve Türkiye’nin NATO’ya girişine dair protokolün Londra’da imzalanması.
1952
18 fiubat: Yunanistan ve Türkiye’nin NATO’ya resmen katılmaları.
20-25 fiubat: NATO Konseyi Lizbon Zirvesi’nde, “Sınırlı Savaş” stratejisinin benimsenmesi.
1953
20 Ağustos: SSCB’nin hidrojen bombasına sahip olduğunu açıklaması.
1954
7 Mayıs: SSCB’nin NATO’ya katılma yönündeki teklifinin ABD ve İngiltere tarafından reddedilmesi.
6 Eylül: Güney Doğu Asya Antlaşması Örgütü’nün (SEATO) kurulması. (Örgütün üyeleri: ABD, Avustralya, Filipinler, Fransa, İngiltere, Pakistan, Tayland ve Yeni Zelanda.)
23 Ekim: Federal Almanya Cumhuriyeti’nin (FAC), NATO’ya davet edilmesi ve FAC ile İtalya’nın Batı Avrupa Birliği’ne (WEU) katılmaları.
22 Kasım: NATO’nun temel stratejisinin gözden geçirilerek “Kitlesel Karşılık” stratejisinin benimsenmesi.
1955
6 Mayıs: FAC’nin NATO’ya resmen katılması.
14 Mayıs: Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Demokratik Alman Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB’nin Varşova Paktı’nı kuran antlaşmayı
imzalamaları.
18-23 Temmuz: NATO Parlamenterleri’nin ilk toplantısının Paris’te yapılması (Kasım 1966’dan itibaren, ‘Kuzey Atlantik Asamblesi’ olarak anılacaktır).
1956
18 Nisan: COMINFORM’un feshedilmesi.
28 Haziran: Poznan (Polonya) olayları.
4 Kasım: SSCB’nin Macaristan’a müdahalesi.
1959
19 Ağustos: 24 fiubat 1955’te imzalanan Bağdat Paktı’nın Merkezî Antlaşma Örgütü (Central Treaty Organisation / CENTO) olarak kurumsallaşması. Merkezi Ankara’da bulunan
örgütün üyeleri Irak, İngiltere, İran, Pakistan ve Türkiye idi.
25 Ekim: Nükleer başlık taşıyan Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesine ilişkin gizli antlaşmanın Paris’te imzalanması (Füzeler, Temmuz 1962’de kullanıma hazır hale gelecek, Nisan 1963’te ise tamamen kaldırılacaktır).
1960
1 Mayıs: ABD’nin bir U-2 uçağının, SSCB hava sahası içinde düşürülmesi.
10 Kasım: SSCB’nin “Barış İçinde Bir Arada Yaşama” siyasetini açıklaması.
14 Aralık: 18 Avrupa ülkesi ile birlikte ABD ve Kanada’nı n da üye oldukları Avrupa İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) kurulması.

single esnek reklam esnek reklam alanı
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1911 1,652