Avrupa Birliği ve Entegrasyon Teorileri Notları

Avrupa Birliği ve Entegrasyon Teorileri Notları


Avrupa Birliği ve Entegrasyon Teorileri Notları

Avrupa Birliği’inin kuruluş aşamaları, toplulukların oluşumu ve birleşim süreçleri bağlamında politik temeller ve karşılıklı çıkar ilişkileri ile anlatılan bu dersin notları Prof. Dr. Haluk Özdemir hocamızın dersine yönelik olarak hazırlnamıştır.

Genel Bakış:

Fransa Planlama Teşkilatı Başkanı Jean Monnet, Avrupa’da tekrar bir savaşın olmaması amacıyla “kömür ve çelik üretiminin tek elde toplanması” gerekliliğini savunurken, bunun aksi bir durum gerçekleşmesi halinde ülkelerin geleceklerini tehdit eden yeni savaşların olabileceğini savunmuş, entegrasyonun kaçınılmaz olduğunu belirtmiştir.1 Avrupa’da bir birlik oluşturma düşüncesi, 1944 yılında Belçika, Hollanda, Lüksemburg arasında Batı Avrupa’da ilk ekonomik birliğin -Benelüks- kurulmasıyla ortaya çıkmış ve Monnet’in fikrine destek veren dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman bir kömür-çelik topluluğunun kurulmasını önermiştir. Böylece, 18 Nisan 1951 tarihinde Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüks (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) ülkeleri arasında imzalanan ve 1952’de yürürlüğe giren Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) Paris Antlaşması ile kurulmuş oldu.2 Böylece kıtada entegrasyonun ilk somut adımı atılmış oldu. Aynı zamanda, AKÇT anlaşması ile Avrupa’da ekonomik birliğin de temelleri atılmış oldu. Avrupa Birliği (AB)’nin oluşum sürecinde 25 Mart 1957 tarihinde imzalanan Roma Anlaşması (Avrupa Atom Enerjisi –EUROTOM– ve Avrupa Ekonomik Topluluğu -AET) ile 1970 yılına kadar 12 yıllık bir geçiş dönemi içinde malların, hizmetlerin, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanması da kararlaştırılmıştı

1992 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması ile Birlik, AB olma yolunda son adım olan ekonomik ve parasal birliği gerçekleştirmek için üç önemli aracı oluşturmuştur. Bu araçlar Avrupa Toplulukları, ortak dış güvenlik politikaları ve içişlerinde birliktir

Tayyar Arı’nın Hopkins ve Mansbach’dan aktardığına göre, “entegrasyon, değişimle ilgili kavram olup bir siyasal topluluğu veya bütünleşmiş toplumu anlatmak için kullanılmaktadır. Entegrasyon süreçlerinde taraflar arasında şiddet unsurları azalmakta bunun yerini karşılıklı bağımlılık, ortak fayda ve işbirliği kavramları almaktadır”.6

Entegrasyonu daha genel bir ifadeyle, aralarında karşılıklı bağımlılık bulunan aktörlerin ayrı ayrı tek başlarına sahip olmadıkları özelliklere ait yeni bir sistem oluşturma süreci olarak tanımlayabiliriz. Deutsch’a göre entegrasyonun amaç ve yararları; barışı korumak, daha büyük çok amaçlı kapasitelere ulaşmak, belli alanda belli görevleri yapmak, yeni kimlik ve imaj kazanmaktır

 

Federalizm ve Entegrasyon

Federalizm, bütünleşme teorileri arasında en sıkı entegrasyonu öngören bir modeli oluşturmaktadır. Buna göre, devletlerarasındaki sorunların çözümü, egemenliğin ulus-üstü bir yapılanmaya doğru gittiği ve anayasal bir düzen tarafından federe devlete devredildiği oluşumu öngörür. Buna ulaşmanın iki yolu bulunmaktadır: Birincisi, ABD örneğinde olduğu gibi kurucu bir antlaşma ile diğeri ise, hükümetlerin yaptığı pazarlık sonucunda ortaya çıkan hükümetler arası antlaşma ile.

Fonksiyonalizm (İşlevselcilik) ve Entegrasyon

Buna göre, I. Dünya Savaşı sonrasında böyle yıkımların olmaması için uluslararası örgütlenmelerin önemine vurgu yapan idealist teoriden etkilenmiş David Mintrany’in çalışmaları ile ortaya çıkmış, çatışmaları ön plana çıkartan uluslararası siyaset anlayışının yerine, işbirliği ön plana alan yaklaşımı benimsemiştir.9 Bu teoriye göre, savaşların önlenmesi ile uluslararası siyasal kurumların oluşturulması arasındaki bağı önemlidir. Eğer bu işbirliği geliştirilebilirse, bütün uluslararası sisteme bu yayılacak ve bu yolla devletlerin ulusal egemenlikleri aşıldığından kalıcı bir barış sağlanabilecektir. Bu açıdan fonksiyonalizm, teknik sorunlara dikkat çekmekte ve bunların çözülmesi için yapıcı işbirliğini öngörmekle beraber egemenliklerin üst otoriteye devredilmesiyle bu sorunların siyasi kaygılardan uzak şekilde çözülebileceğini savunmaktadır.

Dallanma (ramification) etkisi” ile bir alanda başlayan işlevsel örgütlenme başka alanları etkileyerek sonuçta siyasi alanın devre dışı bıraktığı bir dünya toplumu yaratmak amacıyla kalıcı barış sağlanacaktır. Buna en iyi örnek 1952’de yürürlüğe giren AKÇT’dir. Nedeni ise savaşa sebep olan kömür ve çeliğin ulus-üstü bir otoritenin denetimine verilmesi iken teknik bir alanda bütünleşmeye gidildiğini bize gösterir.

Kısaca, fonksiyonalizm teknik alanlarda işbirliğini ön görür ve bu işbirliği diğer alanlara da yayılarak kalıcı barış sağlanabilir.

Neo-Fonksiyonalizm (Yeni İşlevselcilik) ve Entegrasyon

bölgesel bütünleşme teorisidir.Neo-fonksiyonalizm hakkında ErnstHaas’ın AKÇT üzerine 1958’de yazdığı “TheUniting of Europe (Avrupa’nın Birleştirilmesi)” adlı çalışma bu teorinin temelini oluşturmaktadır. Haas çalışmasında, AKÇT’yi inceleyerek Mitrany’nin fonksiyonalizm kuramında bazı değişikliğe giderek yeni işlevselciliği ortaya koymuştur. Belli başlı temsilcileri; Ernst Haas, Philippe Schmitter, Leon Lindberg, Joseph Nye, Robert Kheohane ve Lawrence Scheineman, Amitai Etzioni’dir.

Neo-fonsiyonalizme göre, bir bütünleşme sürecinin ana aktörleri ulus-devletin üstünde ve altındaki aktörlerin birleşimidir. Bu aktörler bütünleşmeyi teşvik eder, çıkar gruplarının gelişmesini sağlar ve her iki grubu da idare eder. Kısaca, devletler böyle bir yapılanmaya gitmeyi kendileri için zorunlu hissederler.

Fonksiyonalizmden farkına gelince ise, işlevselliğe göre ekonomik ve sosyal sorunlar siyasi sorunlardan ayrı düşünülürken; yeni işlevselcilikte bu üç faktör arasında ayırım olmayacağı belirtilmiş, siyasi yönü güçlendirilmiştir. Diğer bir fark, neo-fonksiyonalizmin faydacı yaklaşımıdır. Buna göre, ortak çıkarlara inanç, bütünleşmenin olmazsa olmazı değil, devlet-üstü durumlardır. Öte yandan baktığımızda, işlevselcilikte odaklanılan nokta uluslararası işbirliği iken; yeni işlevselcilikte bölgesel işbirliğidir

Haas, Mitrany’nin dallanma kuramını “spill-over” kavramıyla ifade etmiş, bir alanda oluşturulan ulus-üstü kurumların avantajlarından yararlananların diğer alanlarda da benzer oluşumları destekleyeceğini belirtmiştir. Böylece bir sektörde gerçekleşen bütünleşmenin diğer sektörlerde de entegrasyonu teşvik edeceği ve devletlerin ulusal çıkarlarını daha üst ve bütünleşmiş bir yapı içinde değerlendirileceğini kabul etmiştir.

Joseph Nye, ekonomik bütünleşmenin sağlanması sonucunda otomatikman siyasi bütünleşmeye geçilecek ve bu entegrasyon federal/konfederal devlet şeklinde ortaya çıkması beklenmektedir. Nye, daha çok süreç mekanizması ve bütünleşme potansiyeli kavramından hareketle, spill-over kavramında değişiklik yapmıştır: Fonksiyonel karşılıklı bağımlılığın oluşturduğu dengesizlikler siyasi aktörlerin ortak görevlerini yeniden tanımlamasına neden olabilir. Bu yeniden tanımlama her zaman olumlu yönde olmayabilir. Böylece bu süreç olumsuz yönde ilerler, yeni bir bütünleşmeye yol açmayabilir hatta mevcut entegrasyonun dağılmasına bile neden olursa buna “spill-back” denir.

Leon Lindberg, “kolektif karar verme sistemi” üzerinde durmuştur. Ona göre, entegrasyon süreci, parçalar arasında sistematik olarak birbiriyle ilişki gösteren bir özelliğe sahip olmalıdır. Belli bir alanda bütünleşmedeki kolektif karar verme, sistemin geçmiş kararlarının bir ürünü olarak görülmektedir.

AmitaiEtzioni ise “take-offkavramından söz etmiştir.“bir uluslararası örgüt take-off aşamasına gelene kadar ki durumu hükümetin talimatıyla hareket eder, take-off sonrası ise ulus-üstü bir örgüte benzetmektedir. Örgüt bu aşamadan sonra kendi başına hareket etme ve karar alma aşamasına gelir. Birleşme ile bütünleşme şeklindeki siyasal topluluk arasındaki farkın ulus-üstü nitelik olduğunu ve bunun da take-off’u başarmasıyla olduğunu belirtir.” Etzioni, spill-over ve take-off kavramını beraber kullanır ve spill-over’dan önce take-off’un gerçekleşmesi gerektiğini belirtir. Ona göre entegrasyon, saat yönünde veya onun tersi yönünde gerçekleştiğini söylemiştir. Saat yönünden başladığı zaman sırasıyla; intibak aşaması, tahsis edici aşama, sosyal bütünleştirici aşama ve son olarak normatif bütünleştirici aşamadır.

yeniişlevselcilik genel kuramlar üzerine oturtulmadığı ve AB tam olarak bir uluslararası rejim olarak görülmediği için başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Hükümetlerarasıcılık (Inter-governmentalism) ve Entegrasyon

Klasik realizmin Avrupa bütünleşmesine uyarlanmış şeklini ifade etmektedir. Stanley Hoffmanneo-fonksiyonalizmin eleştirisini yaparak hükümetlerarasıcılığını ortaya atmıştır. Bu sorgulamayı yaparken Morgenthau’nun realist teorilerinin temel savı olan devlet-merkezli yaklaşımı benimsemiştir.19 Buna göre, Avrupa entegrasyonu ile ulusların bütünlük ve egemenliklerinin korunması farklı iki olgu olmayıp birbirini tamamlayıcı nitelikte olup birlikte ortak sorunların çözümü için devletler birbirlerine ihtiyaç duymaktadır. Bu kuram önce Fransa’da, daha sonra İngiltere’de popüler olmuştur.neticesindeneo-fonksiyonalist teori tekrar önem kazansa da hükümetlerarasıcılık günümüze kadar tartışılmaya devam etmiştir. Özellikle karar alma sürecinde Bakanlar Konseyi’nin baskın olması, üye ülkelerin kendi anayasalarına sahip olmaları ve diğer ülkelerle ikili antlaşmalara imza atmaları, ulusal politikalara devam etmeleri, marş, bayrak ve AB vatandaşlığı gibi sembollere rağmen Avrupa ülkelerinin kendi marş vb. sembollere bağlılığını sürdürmeleri bu kuramın ne kadar güçlü olduğunu bizlere göstermektedir.

Andrew Moravcsick, Avrupa Tek Senedi örneğinden yola çıkarak neo-fonksiyonalist ve hükümetlerarasıcılık teorilerinin eksiklerini saptayarak ortaya liberal hükümetlerarasıcılık adında yeni bir Avrupa Bütünleşmesi teorisi ortaya atmıştır. Buna göre, liberal hükümetlerarasıcılık bireyler, ulusal baskı gruplarını önemli görmekte, iç-dış politika ayrımı yapmamakta ve yüksek politikada işbirliğini olanaklı görmektedir.

İnşacılık (Konstrüktivizm) ve Entegrasyon

Bu teorinin temelinde insanların ortak değerleri bulunmakta ve dünyanın sosyal bir inşa olduğu, uluslararası politikanın yapılarının toplumsal olduğu vurgulanmakla birlikte, kimlikler de önem arz etmektedir. “Avrupalılık” kimliği üzerinden yola çıkılmıştır.Bu teoriyi benimseyenlere göre, AB’nin Orta ve Doğu Avrupa’ya genişlemesi normatif unsurlar üzerinden açıklanmakta ve bu genişleme ortak kültür, tarih ve Avrupalılık gibi değerlere önem vermiş Kıta’nın bölünmüşlüğünü ortadan kaldırmak için kullanılmıştır. İnşacılık yeni işlevselciliğin göz ardı ettiği kimlik faktörüne vurgu yapması bakımından önemli bir teori olmuştur.

Avrupa Birliği (AB)’nin Entegrasyon Teorileri Kapsamında Analizi

Avrupa Birliği, gerek geçmişte yürüttüğü gerekse de halen yürütmekte olduğu genişleme ve derinleşme süreçleriyle gelişme gösteren bir bölgesel bütünleşmedir.

Dönemsel olarak incelemeye başladığımızda, öncelikle 1950’li ve 1960’lı yıllar ile sonrası ele alındığında Federalizm ile karşılaşmaktayız. Federalist bakış açısı kapsamında, ulus-devletlerin birbirlerinden ayrı olma durumunun aralarında çatışmalara ve hatta savaşa yol açabileceğinden hareketle Avrupa bütünleşmesi için federal bir yapılanma öngörülmüş, Avrupa ülkelerinin anayasal bir güç dağılımına dayalı barışçıl bir federal çatı altında birleşmeleri gerektiği savunulmuştur.

Fonksiyonalizme baktığımızda, daha önce ortaya atılıp Avrupa bütünleşmesi içerisinde gerçekleşen genişleme dalgaları pratiğinden yoksun olmasının da etkisiyle bölgesel (territorial) genişleme üzerinde durmamaktadır. Aynı zamanda, Avrupa bütünleşmesini, siyasi irade ve süreçleri göz önünde bulundurarak değil, sadece teknik düzeyde ele alması nedeniyle, siyasi temellere de dayanan genişleme hareketlerini, tam üyeliğe aday ülkelerin kabul koşullarını ve süreçlerini açıklayabilme potansiyelinden de doğal olarak yoksun kalmaktadır.

Neo-fonksiyonalistteoriyi ele aldığımızda yansımaları şöyle olmuştur; temelde bütünleşmenin derinleşmesine odaklanmakta ve ulusal aktörlerin, eylemlerini ulus-üstü kurumların yer aldığı merkeze doğru yönlendirdiğine işaret etmektedir. Kuram çerçevesinde Avrupa bütünleşmesinin daha fazla ülkeyi bünyesine dâhil etmesi ise araştırma sorusu haline getirilip açıklanmamıştır.

Yeni İşlevselciliğin genişleme konusuyla ilgili diğer bir bağı da Christopher Preston’un 1997 yılında “coğrafi yayılma (geographicspill-over)” olmak üzere yeni bir yayılma tipini öne sürmesiyle oluşmuştur. Bu kavram AB politikalarının çevre (komşu) ülkelere yayılması anlamına gelmektedir.Yeni işlevselcilikliteratürde halen saygın ve güçlü önermelere sahip olduğu kabul edilmesinin yanında; teorinin öngördüğü siyasi bütünleşmenin gerçekleşmemiş olması ve kimlerin siyasi bütünleşmeye önemli bir engelteşkil edebileceği sorunu ve toplumların hangi taleplerinin karşılanacağı sorunsalı önemsenmemiş ve bir öngörü ortaya atılmaması bu teorin AB bütünleşmesi üzerindeki açmazını oluşturmuştur.

1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında Avrupa bütünleşmesinde yaşanan duraklama ve bu duraklamanın kuramsal çalışmalara da yansımasının ardından 1980’lerin sonundan 2000’lı yıllara doğru AB bütünleşmesine yönelik kuramsal çalışmaların liberal hükümetlerarasıcılık, ve inşacı yaklaşım gibi yeni referans noktaları çerçevesinde şekillendiğinden söz etmek mümkündür. Bunun temel nedeni ise neo-fonksiyonalist teorinin eksiklerini gidermektir.

Liberal hükümetlerarasıcılık, genişleme hareketinin rasyonel tercihlerle eylemde bulunan hükümetler arasındaki müzakerelerin ve oybirliği ile alınan kararların sonucunda gerçekleştiği tespitinde bulunmaktadır. Moravcsik’in AB’nin genişlemesi konusunda ilk olarak İngiltere’nin üyelik sürecini incelediği görülmüştür. Moravcsik’e göre gerek İngiltere’nin Avrupa Topluluğu’na üyeliği istememesi, gerekse de Topluluk tarafında İngiltere’nin üyeliğine olan karşıtlık ekonomik kaygılara dayanmaktadır.Liberal hükümetlerarasıcılık Orta ve Doğu Avrupa genişlemesini, geliştirdiği “pazarlık teorisi” bağlamında açıklamaya çalışmıştır. Buna göre AB’ye üyelik için başvuran ülkeler müzakere sürecinde üye ülkeler karşısında zayıf bir konumda bulunmaktadır.

Son olarak inşacı yaklaşıma baktığımız zaman; inşacılık Avrupa bütünleşmesini açıklamak için doğrudan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine yönelik genişleme sürecini temel dayanak noktası olarak kendine almıştır. İnşacılık genişleme sürecini materyal çıkarlar, davranışlar üzerinden değil de, ilgili aktörlerin değer ve normların şekillendirdiği tutum ve davranışları ile sosyal etkileşimlerden doğan sosyal öğrenme temelinde açıklamaya çalışmaktadır. Bundan dolayı ortak kültür, ortak tarih, bir Avrupalı kimliği, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, piyasa ekonomisinin varlığı gibi değer ve normlar AB ülkelerinin, genişleme sürecini değerlendirmelerinde temel çıkış noktalarını oluşturmaktadır.

Bu çerçevede Kopenhag Kriterleri, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye üye olabilmeleri için başlatılan süreç olarak bu değer ve normların etkisiyle yürütülmüştür. Üye ülkelerin ya da aday ülkelerin genişlemeye olumlu yaklaşmaları taraflardaki topluluk algısının derecesine bağlı değişmektedir. Aday ülkeler kendilerini AB’nin değer ve normları ile tanımlayıp onları paylaştıkları takdirde üye ülkeler de bu ülkeleri genişlemeye dâhil edecek ve genişleme süreci hızlanacaktır. İnşacı yaklaşım, AB genişlemesini norm ve değerler ile sosyal etkileşimin belirleyiciliği temeline oturtup genişlemenin mevcut diğer tetikleyicisi olan rasyonel faktörleri göz ardı ettiği için eleştiriye açık hale gelebilmektedir

İnşacılık, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye üye olma isteklerinin siyasi reformlar gerçekleştirmek, sosyo-ekonomik koşullarını iyileştirmek, güvenlik konusunda kazanımlar elde etmek gibi rasyonel beklenti ve çıkarlara da dayandığını görmezden gelmektedir. Bu şekilde de genişleme dalgalarını açıklama potansiyeli zayıflamaktadır. Bu zayıflık üye ülkelerin, eylemlerini gerçekleştirirken rasyonel beklentileri karşılamayı istemeleri durumu için de geçerli olmaktadır.


single esnek reklam esnek reklam alanı
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1811 1,232