Uluslararası İlişkilere Giriş Soru ve Cevaplar

Uluslararası İlişkilere Giriş  Soru ve Cevaplar


Uluslararası İlişkilere Giriş Sınav Soru ve Cevaplar

Uluslararası İlişkiler dersi geçmiş yıllara ait çıkmış soru ve cevapları sizler için derledik. Prf. Dr. Erol Kurubaş hocanın sınavlarına ilişkin bu yazı tamamen orjinaldir ve emek verilerek hazırlanmıştır. Dosya halinde “docx” olarak indirmeniz mümkün. Konu çok uzun olduğu için word belgesinde açarak sayfalar arasında gidip gelebileceğiniz köprüler mevcut . Dosya olarak indirmek tıklayınız:  ulusgirisindir

 VİZE SORULARI

SAYFA BAŞI(metnin sonuna git)

1.Ulus ve uluslar arası kavramlarını açıklayınız.(Cevaplar)

2.Uluslararası sistemdeki bozucu ve düzenleyici öğeleri yazınız.

3.1648 tarihinin uluslararası ilişkiler olgusundaki önemi nedir?

4.Uluslararsı ilişkileri özgün yapan şey nedir?

5. .Uluslararası ilişkiler öncesindeki Orta Çağ’ı anlatınız.

6. İdealizm ve realizm tartışmasının özelliklerini yazınız.

7. Uluslararası ilişkiler, Dünya politikası, küresel politika tanımlarını yazınız.

 

 

 FİNAL SORULARI

1.Küresel sorunları yazınız. (Cevaplar)

2.IMF, NATO, AGİT, LAFTA, NAFTA, APEC, ECO, UNESCO, UNİCEF, IBR ve WTO’nun açılımlarını yazınız.

3.Gücün belirlenmesindeki kriterler nelerdir?

4.Çin’i dış politikası ile birlikte anlatınız.

5.11 Eylül sonrası dönemi(2001 ve sonrası) anlatınız.

6.Birleşmiş milletler ve altı organını yazınız.

7.Kitle imha silahlarını yazınız.

8.İdealizm ve realizm tartışmasının özelliklerini yazınız.

 

 

 

Sayfa başına dön

BÜT SORULARI

1.Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü(NATO) kuruluş tarihi amacı ve özellikleri ile birlikte açıklayınız.(Cevaplar)

2.NPT nedir? Açıklayınız.

3.Hugo Grotous, Emmanuel Kant, Thomas Hobbes eserleri ve ortak görüşleri nelerdir?

4.Güçleri açıklayınız.(Büyük güçler vb.)

5.ABD’yi temel dış politikası ile birlikte açıklayınız.

6.Bölgesel sorunları yazarak bir tanesini açıklayınız.

7.Soğuk Savaş sonrası dönemi(1990 sonrası) açıklayınız.

8.Dünya politikası şemasını çiziniz.

 

 

VİZE SORULARI

1.İdealizm ve realizm tartışmasının özelliklerini yazınız. (Cevaplar)

2.Vesfalya Barışı’nın sistemdeki önemini açıklayınız.

3.Ulus kavramının altında yatan varsayımlar nelerdir? Açıklayınız.

4.20. Yy öncesi yaşamış düşünürlerden bir tanesini anlatınız.

 

 

FİNAL SORULARI

1.Davranışsalcılık akımını açıklayınız. (Cevaplar)

2.Çevre sorunlarını yazınız.

3.BM Güvenlik Konseyini açıklayınız.

4.Büyük güç kavramını açıklayınız. Birimlerini açıklayarak örnek veriniz.

5.20. yy da uluslar arası ilişkiler açısından gelişmeleri özellikleriyle anlatınız. Başa dön

6.Uluslararası ilişkilerde disiplinlerarası disiplin olgusunu ve oluşan sorunları açıklayınız.

7.Kitle imha silahlarının özellikleri diğer silahlardan farkı ve bunlarla ilgili antlaşmaları açıklayınız.

 

BÜT ÇIKABİLECEK SORULAR

1. Uluslar arası ilişkiler olgusunun nasıl oluştuğunu anlatınız. (Cevaplar)

2.Gelenekselcilik – Davranışsalcılık tartışmasını açıklayınız.

3.AB’nin kuruluşunu temel organlarını ve tarihsel gelişimini anlatınız.

4.Örgüt kısaltmaların(WTO,UNESCO,AGİT, AKKA, APEC, EFTA)ı açılımlarıyla yazınız.

5.1990 – 2001 arası dönem ve gelişmeleri anlatınız.

6.NATO örgütünü anlatınız.

7.İki Kutuplu Sistem’i açıklayınız(Soğuk Savaş)

8.Bölgesel sorunları yazarak bir tanesini açıklayınız.

9.2001 sonrası dönemi anlatınız.

10.Arap Baharı’nı anlatınız.:)

11.Disiplinlerarası ve çokdisiplinlilik kavramlarını farklarıyla açıklayınız.

12.Ulus devletin ortaya çıkışını anlatınız.

 

CEVAPLAR

 

(Sorulara Dön)

1.Ulus: İnsanların bir araya gelerek oluşturdukları en geniş toplumsal örgütlenme biçimidir.

Uluslararası: Egemen, bağımsız, ulusu olan, devletlerarası ilişkileri düzenleyen, ideal bir durum, ideal bir sistem çıkması için oluşturulan kurumdur.

2.Bozucu Unsurlar: Çıkar çatışması, savaş, çatışma, güç mücadelesi, ayrılıkçı hareketler. başa dön

Düzenleyici Unsurlar: Güç dengesi, uluslararası örgütler, ulusla arası hukuk, diplomasi.

3. 1618 ile 1648 yılları arasında yapılan ve Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı savaşlar dizisi olan Otuz Yıl Savaşları’nın temelinde, bir Protestan-Katolik mücadelesi olsa da, savaşan devletlerin çoğu dinsel değil siyasi amaçlar için savaşmıştır. Otuz Yıl Savaşı’nın en önemli siyasal sonucu, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun feodal bir karmaşaya sürüklenmesiyle Fransa’nın Kıta Avrupasında en güçlü devlet olarak ortaya çıkmasıdır. 30 Yıl Savaşı, Avrupa’nın gördüğü son büyük din savaşıdır. Artık devletlerin çıkarları, dinsel bağlılıklarının önüne geçmiştir. Bu açıdan Vestfalya ile modern diplomasi ve uluslararası ilişkiler esaslarının temelleri atılmıştır. Artık Avrupa, kendi yasalarına göre davranan, kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediği tarafta yer alan, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletlerden oluşacaktır. Günümüz devletlerarası sistem Vestfalya ile kurulmuştur. 1648 tarihinde imzalanan Westphalia barışı uluslararası ilişkiler olgusu açısından çok önemlidir. Bugün dünyada bu barışın önemli etkileri hala hissedilmektedir. Bu etkiler üç önemli madde şeklinde sıralanırsa bunlar:

a. Devletlerin egemenliği ve siyasal Self Determinasyon (Geleceklik Hakkı) esasları prensibi

b. Devletler arası (yasal) eşitlik prensibi

c. Bir devletin iç işlerine başka bir devletin karışmaması prensibi.

En önemli özelliklerinde biri daha önceki uluslar arası toplantılar dini nitelikli iken Vesfalya, savaş devlet ve iktidar sorunlarının tartışıldığı laik bir konferanstır. Kilisenin gücü tam anlamı ile sınırlandırılmış Augsburg barış antlaşmasının hükümleri yenilenmiştir. Uluslar arası hukukta da kutsal roma imparatorluğunun parçalandığı doğrulanmıştır. Üye devletlerin rızası olmadıkça imparatorluğun vergi ve asker toparlayamayacağı kanun koyamayacağı savaş ilan edemeyeceği ve barış antlaşması imzalayamayacağı hükme bağlanmıştır.

(Sorulara Dön)

4.Uluslararası ilişkilerin özgün olduğu en net alan sistem düzeyidir. Çünkü sistem düzeyinde diğer alanlardan yararlanmaya ihtiyaç duymaz. Uluslararası sistemin araştırma gündemi açısından net olmadığı tek yer devlet ve birey düzeyidir.

Uluslar arası ilişkileri özgün kılan şey:

Araştırma gündemi

Kavramlar Kuramsal

Kendi Kuramları Çekirdek

Metodoloji

Başa dön

5.Orta Çağ’da Avrupa’da feodal yapı ve kilise otoritesi mevcuttur. Hristiyanlara göre dünya ikiye ayrılır: Tanrı dünyası ve yeryüzü dünyası. Hristiyanların yaşamadığı yerler yeryüzü cehennemi olarak adlandırılır. S. Agustin Tanrı Dünyası eserinde bu fikirlere yer verir ve savaşı destekler. Bu düşünceler neticesinde Haçlı Seferleri gerçekleşir. Ortadoks dünyasının ortaya çıkması ve ardından Haçlı Seferleri’nin amacından sapması(İstanbul’un yağmalanması) Agusitn’in fikirlerine darbe vurmuştur. Bu sıralarda doğuda İslam’ın yükselişi gerçekleşmektedir. İslam dünyasında da Hristiyanların fikirlerine benzer kavramlar ortaya çıkmıştır: Dar’ül Harp, Dar’ül İslam, Dar’ül Sulh. Dar’ül Harp cihat manasındadır ve Hristiyanlardaki kutsal savaşa denk düşer. Dar’ül İslam Müslümanların yaşadıkları yerdir. Bu dönemde İslam rönesansı yaşamaktadır. Çoğu açıdan Batıya göre daha gelişmiştir.

(Sorulara Dön)

6.Uluslararası İlişkilerin doğuşu, idealizm – realizm tartışması ile eş zamanlıdır. Savaşın bir ürünü olan disiplinin ilk yıllarında, uluslararası ilişkilerde barışın tesisi imkânlarını temel analiz parametresi olarak benimseyen idealizm etkili olmuş ancak iki savaş arası dönemde konjonktür olabildiğine Realist bir havaya bürününce, uluslar arasındaki ilişkiler barıştan/işbirliğinden ziyade “sıfır toplamlı bir oyun”

içindeki “gerçekler” üzerinden analiz edilmiştir. Disiplinin hüviyetini kazanmasında ve ilk adımlarını atmasında; terminolojisini yerleştirmek, sınırlarını çizmek gibi asli görevleri üstlenen idealizm, bu sıfatı ile disiplinin gerçek anlamda ilk kuramsal çerçevesi unvanını da kazanmıştır. İdealistler

“nasıl daha barışçıl bir dünya yaratabiliriz? I. Dünya Savaşı gibi büyük felaketlerin önüne nasıl geçeriz?” sorunsalını tartışmaya açarak alana bir disiplin hüviyeti kazandırmayı başarmışlardır.

Bu idealist duruşa karşılık, güç dengesi politikalarının yeniden işlemeye başladığı 1930’lu yılların pratiği idealizm’i derinden sarsmış ve kendilerini gerçeklerin sözcüleri olarak tanımlayan Realistler, disiplinde ağırlıklarını hissettirmişlerdir. Uluslararası ilişkilerin mantığını anlayabilecek, dünya

politikalarını analiz edebilecek, sorunların nedeni ve çözümüne dair en geçerli reçeteyi sunabilecek “güç” ve “gerçeğe” sahip olduğunu savunan Realizm, geniş bir yelpazede yankı bulmuştur. Realizm basit bir mantığa, daha az karmaşık bir açıklama biçimine ve meta anlatılarla bezeli, sözde insan doğasına dayalı genellemelerle zenginleştirilmiş bir çerçeveye ve dolayısıyla çok büyük

kitleleri kendisine bağlayacak bir cazibeye sahiptir. Bu bağlamda da, disiplinde hem en geniş spektrumda kabul görmüş hem de en çok eleştiriye maruz kalan yaklaşım olmuştur. Hatta birçoklarına göre aslında disiplindeki diğer teorilerin de varlık sebebini teşkil etmiştir; ne yazık ki çoğu

defa Realizmi sarsabildiği ölçüde bir yaklaşım ya da paradigma kabul görmüş ve özgün olarak nitelendirilmiştir. Ancak gerçekte Realizm, adı uluslar arası ilişkiler olarak tanımlanan ilişkiler yumağını tanımlamakta kısa sürede (hatta hemen II. Dünya Savaşı sonrası dünyasını analiz etmekte) yetersiz kalmış; etkisini yitirmeye, taraftarlarını kaybetmeye başlamıştır. Çünkü II. Dünya Savaşı hem savaşın mahiyeti açısından hem de sonuçları bakımından ilkinden birçok noktada ayrılmaktadır. Savaşın hemen sonu ile doğum yeri Avrupa olan disiplinin merkezi, dünya politikasındaki güç

merkezinin hareketine paralel bir biçimde Amerika’ya doğru kaymış, bir aktör olarak ABD’nin oynadığı role uygun bir şekilde de disiplinin içeriği değişmiştir. Savaş sonrasında idealist ve Realist (Gelenekselcilik) bakış açıları öz olarak anakronik, konjonktür ise algılanamayacak kadar anomalik bir nitelik kazanmıştır. Bu gelişmelerin etkisi ile yeni çözümleme araçlarına ihtiyaç hâsıl olmuş ve bu ihtiyaç, disiplinde ikinci büyük tartışma olarak da adlandırılan Gelenekselcilik – Davranışsalcılık tartışmasının doğuşunu tetiklemiştir.

(Sorulara Dön) başa dön

Realizmin savunucusu T.Hobbes’tir. Uluslararası İlişkileri anarşi durumu olarak görür. Bu anarşi durumu hiçbir üstün otorite kabul etmeyen çoğul egemen devletlerin varlığından kaynaklanır. Çoğul egemen devletlerin ilişkileri çatışma ile düzenlenir ve belirleyici faktör güçtür. Uluslararası İlişkiler bir savaş halidir. Uluslar arası sistem veya toplum yoktur.

Hobbes a göre Uluslararası İlişkiler bir doğa hali niteliği arz eder. Doğa hali kavramı insanların toplum halinde ortak bir otoriteye eğmeden önce yaşadıkları varsayılan durumu gösterir. Doğa halinde ne düzen vardır ne hukuk ne de adalet. İnsan yaşamı her türlü sosyal, iktisadi ve kültürel üretimden yoksundur. Doğa hali savaş halidir. Bunun da başlıca nedeni, insanın bencilliği, hırsı, çıkarcılığı, yaşamını devam ettirmek arzusu ve buna bağlı olarak güç ve iktidar hırsıdır. Güçlü elinden geleni yapacaktır, zayıflar ise buna katlanacaktır. Savaş halinden kurtuluşun tek çaresi, herkesin iktidarından, vazgeçip bunu ortak bir güce, devlete devretmesidir. İnsan akıllıdır, yaşamını sürekli kılabilmek için ortak bir mukavele ile kendi haklarını soyut bir varlığa devrederler ve doğa halinden toplum haline geçerler. Hoobes’a göre Uluslararası İlişkiler savaş hali olarak kalacaktır. Böyle bir durumda Uluslararası İlişkiler devletlerin güç gösterilerine sahne olacak, dostluk ve dayanışma kalmayacaktır.

(Sorulara Dön)

Realist teori, modern Uluslararası ilişkiler düşününde, 1. Dünya Savaşının ardından disiplinde egemen olan idealist görüşün II. Dünya Savaşının çıkışını öngörememesi/önleyememesi üzerine gelişen, birey ve devletlerin siyasi davranışlarının ve uluslararası politikanın anarşik yapısının nasıl düzenli bir yapıya dönüştürülebileceği tartışmasında, self determinasyon, ortaklaşa güvenlik, demokratikleşme, ortak hukuk yapılarının oluşturulması ve bireyin rasyonelliğini vurgulayan liberal bakış açısının eleştirisi ve alternatifi olarak ortaya çıktı.Birinci Dünya Savaşının sona ermesinin yarattığı umutlar, 1930’lardan itibaren dünya siyasetinde beliren karmaşa, diktatörlerin çeşitli ülkelerde hızla yönetimi ele geçirmeleri ve Milletler Cemiyetinin uluslar arası gelişmeler karşısındaki etkisizliği sonucu, genel olarak düşünürler ve özelliklede uluslar arası ilişkilerle ilgilenenler arasında umutsuzluk yaratmıştı. Sistemden duyulan hayal kırıklığı özellikle Amerikalı düşünürler arasında göze çarpmaktaydı. Yaygın olan kanı idealist reformcuların inançlarında yanılmış oldukları idi. Realistler, idealistlerin aksine, uluslararası politika araştırmalarında odağın devletlerarası ilişkileri belirleyen faktörler olması gerektiğini ileri sürdüler. Onlara göre bu faktörler güç peşinde koşmak ve ulusal çıkardı. Bu faktörlere odaklanarak, devlet adamlarının dünyanın gelişmelerini etkileme konusunda karşılaştıkları sınırlamaları çok daha gerçekçi bir şekilde anlayabileceğimizi söylediler. Savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünen realistler, barışın temeli olarak silahsızlanmanın yerine, savaşa hazır olmayı önererek, mantığa ve iyi niyete dayalı savaş problemini çözme çabasının dünya politikasının gerçeklerini göz ardı ettiğini öne sürdüler. Tüm bu iddialar, İkinci Dünya Savaşının yıkıcılığı ve tramvası ile birlikte, Uluslararası ilişkiler disiplininin bu ilk büyük tartışmasının realistlerin lehine sonuçlanmasına katkıda bulunmuştur.

Bu şekilde realistlerle idealistler arasında Uluslar arası İlişkilerin neyi çalışması gerektiği tartışması yapılırken, bu çalışmaların nasıl olması gerektiği, yani metodoloji de kaçınılmaz olarak tartışmaya dahil oldu. Uluslararası ilişkilerde metodoloji tartışmalarının en önemli unsuru tartışan tarafların sıklıkla bilim ünvanına sahip çıkmaya çalışmaları nedeni ile tartışmanın genellikle uluslar arası ilişkilerin ne ölçüde bilimsel çalışılabileceği sorusu etrafında dönmesidir. 20. Yy da disiplinde gelişme olmamasının nedeninin dünya politikasının yeterince bilimsel bir şekilde çalışılmaması olduğunu söyleyen ilk düşünürler realistler olmuştur. Böylelikle, realist metodoloji bir taraftan Uluslar arası ilişkiler disiplininin sınırlarını zorlar ve onu hukuk, tarih ve politikadan giderek uzaklaştırırken, öte yandan 1930’lara kadar normatif ve betimleyici olan uluslararası ilişkiler metodolojisine de ampirik ve açıklayıcı bir karakter kazandırdı.

Tüm realist uluslar arası ilişkiler teorisyenlerinin paylaştıkları temel fikir ve varsayımları şu şekilde özetleyebiliriz:

1-insan doğasının kötümser değerlendirilmesi

2-Ulusal güvenlik ve devlet bekasına verilen önem

3-Uluslararası İlişkilerin temel olarak çatışma içerdiği ve bu çatışmaların sonunda savaşla çözümlenebileceği inancı

4-Uluslararası politikada ,iç politikadakine benzer gelişmenin olabileceğine dair şüpheci yaklaşım.

Başa dön

(Sorulara Dön)

7.Uluslararası İlişkiler: Başta devletler olmak üzere uluslararası sistem içerisinde yer alan çeşitli odaklar arasındaki öncelikle siyasal, hukuksal ve ekonomik ilişkileri inceleyen ve analiz eden sosyal bir bilim dalıdır.

Dünya Politikası: Tüm devletlerin bir olaydan veya bir felaketten etik bir şekilde etkilenmesi ve bunun sonucunda alınan tedbirler dünya politikasını oluşturur.

Dünya politikası uluslararası politikanın bir başka anlatış biçimidir. Uluslararası politikanın 20. yy. daki görüntüsüdür. Dünya politikası deyimi, bazı uluslararası kuruluşları ve bazı ulusal kuruluşları da kapsayarak biraz daha farklı bir çerçeve ortaya koyar.

Küresel Politika: Siyasal sınırların olmadığı iç ve dışın anlamını yitirdiği insanlığa dairdir. Dünya küresel bir köye dönüşmüştür. Bunun önemli nedenlerinden biri de teknolojidir.

 

FİNAL CEVAPLAR:

(Sorulara Dön)

1.

Silahsızlanma/Silahların denetimi sorunuİnsani Sorunlar: Göç/Göçmen ve Zorunlu göç/Mülteci sorunları

Çevre sorunları

Kontrolsüz şiddet kullanımı ve Etno/Dinsel terör

2. WTO: Dünya Ticaret Örgütü

UNİCEF: BM Çocuklara Yardım Fonu

İAEA: U.A Atom Enerjisi Ajansı

NATO: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü

AGİT(OSCF): Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Örgütü

EFTA: Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi Ant

OECD: Ekonomi Ve İşbirliği Kalkınma Teşkilatı

OAS: Amerikan Devletler Birliği

NAFTA: Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi

LAFTA: Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi Ant

OPEC: Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü

KEF(BSEC): Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü başa dön

ASEAN: Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği

APEC: Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü

NGO: Hükümet Dışı UA Örgütler

IMF: UA Para Fonu

WHO: Dünya Sağlık Örgütü

OIC(IKÖ): İslam konferansı Örgütü

AKKA: Avrupa Konveksiyonel Kuvvetler Antlaşması

IBRD: Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası

(Sorulara Dön)

3.Nüfus: Büyüklüğü, kalitesi, bütünlüğü

Coğrafya: Büyüklüğü, doğal kaynaklar, topoğrafik yapı

Askeri Güç: Silahlar, kendine özgü savunma teknolojisi, asker sayısı, ittifakları, askeri gücünü yayması(Askeri üs)

Ekonomik Güç: Büyüklüğü, milli gelir, G-8 veya G-20 içinde olması, ekonomik örgütlere üyelik, uluslar arası şirketler, paranın kabul derecesi

Teknoloji: Uzay teknolojisine sahiplik, uçak üretme, iletişim, ulaşım ağı, silah teknolojisi, nükleer güç

Diplomatik ve Siyasi Güç: BM ve AB üyeliği, bağlı olunan diğer etkin örgütler

Enerji Kaynaklarına Sahiplik: Doğal gaz- petrol, söz konusu kaynaklara dolaylı yoldan sahiplik

Kültürel Etki(Yumuşak Güç): Dil, moda – yaşam tarzı, müzik, film

Ülke İçi İstikrar: Sistemin kabul edilmişliği, demokrasi, adalet, özgürlük

Siyasi İstikrar

4.Bir buçuk milyara yakın nüfusu ile önemli bir insan potansiyeli vardır. Rusya ve Kanada’dan sonra dünyanın en geniş coğrafyasına sahiptir. Enerji kaynakları açısından kendi kendine yetecek düzeyde değildir. Dışa bağımlıdır. Diğer büyük güçler kadar olmasa da gelişen bir teknolojiye sahiptir. Büyük bir askeri gücü vardır ve Çin Asya’nın en büyük askeri gücüdür. Savunma sanayisi vardır. Önemli bir silah üreticisi ve satıcısıdır. Dünyanın üçüncü büyük nükleer gücüdür. Ekonomisi oldukça yükselen bir potansiyele sahiptir. Dünya ticaretinin önemli bir kısmı kendi tekelindedir. Çin malları ucuzdur. İş gücü zayıf siyasi sistem totaliter olduğundan herkes üzerine düşeni yapmak zorundadır. İnsanlar az bir maaşla çok fazla çalışmaktadırlar. Çin G-8 içinde değildir. Kişi başına düşen milli gelir birkaç bin dolardır. Önemli bir siyasi güçtür. BM Güvenlik Konseyi üyesidir. Rusya ile Şangay İşbirliği Örgütü’nün en önemli devletidir. Nüfusunun aşırı çok olması dünyanın hemen hemen her yerine yayılabilme potansiyeli sağlar. Çin kültürü de bu yolla yayılabilir niteliktedir. Çin aslında içine kapanık bir ülkedir. Kolay kolay dağılmaz. Dünya piyasalarını lehine çevirmek ve ABD’ye karşı olan tüm ülkeleri desteklemek, Rusya ile işbirliği içinde olmak temel dış politikasıdır. (Sorulara Dön)

5.11 Eylül Saldırıları ABD tarihinin en büyük terör saldırılarıdır. Usame Bin Ladin önderliğindeki El Kaide terör örgütünün düzenlediği açıklanan bu saldırılar üç binden fazla kişinin hayatını kaybetmesi ile sonuçlanmış, önemli ekonomik ve siyasal sonuçları beraberinde getirmiştir. Saldırıdan hemen sonra G. Bush, ülkesinin teröre karşı savaşta olduğunu ilan etmiş, bu savaşın nasıl kazanılacağını da aşamalar halinde duyurmuştur. BM Güvenlik Konseyi saldırıları kınamıştır. NATO ise bu saldırıların, antlaşmanın beşinci maddesi kapsamına girdiğini ve kolektif savunma mekanizmasının işletilebileceğini açıklamıştır.

ABD öncelikle El Kaide terör örgütü ve onun liderini topraklarında barındıran Afganistan’daki Taliban rejimini hedef olarak seçmiş ve Aralık 2001’de başlayan askeri bir operasyon ile bu rejimi devirmiştir. Afganistan, uluslar arası bir işgal gücünün kontrolüne girmiş, NATO da bu operasyona katılmıştır.

Ortadoğu’daki otoriter rejimlerin uluslar arası İslamcı terörizme zemin hazırladığı görüşünden hareket eden ABD, Eylül 2002’de yeni stratejik konseptini ilan ederek önleyici müdahale kavramını resmi stratejisi olarak kabul etmiştir.

11 Eylül Saldırıları, doğu ve batı dünyası arasındaki ayrışmayı gündemin ön sıralarına yerleştirmişi uluslar arası terörizmin küresel tehdit algılamasının önemli bir unsuru hale gelmesini sağlamıştır.

2003’te ABD’nin Irak’ı işgali ile ABD karşıtlığı yaygınlaştı. Ortadoğu dünyanın yeni çatışma alanı oldu. ABD Ortadoğu’ya resmen yerleşti. Dünya yeni militarizme doğru yöneldi. (Sorulara Dön)

6.24 Ekim 1945’te kurulmuş, dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslar arası alanda ekonomik, toplumsal, ve kültürel işbirliği oluşturmak için kurulan uluslar arası bir örgüttür. Üye sayısı 193’tür. Örgüt yönetimi New York’ta bulunan genel merkezden yürütülür. Her yıl düzenli olarak toplantılar burada yapılır.

II. Dünya Savaşı sonrası galip çıkan devletler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak, ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçmek amacı ile BM fikri ortaya atılmıştır. Örgüt yapısının halen bu amacı sürdürdüğünü BM Güvenlik Konseyi’nin varlığı ve çalışmaları kanıtlar. Kurucu devletler: Fransa, Çin, ABD, İngiltere, SSCB

Temel Organlar:

Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Vesayet Konseyi, Uluslar arası Adalet Divanı, Sekreterya.

BM Güvenlik Konseyi: başa dön

Örgütün barış ve güvenliğinin korunmasından sorumlu organdır. Barışın tehdit edilmesi durumunda zorlayıcı önlemler alır. Toplamda on beş üyesi vardır ve bunların beşi daimi üyedir(ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Rusya). Bu daimi devletlerin veto hakları vardır. Diğer on geçici üye ise iki yıllık bir süreç için seçilirler. Konsey karar alabilmek için 9/15 oranına gerek duyar ve daimi üyelerin kararın alınabilmesi için veto yetkilerini kullanmamış olmaları gerekir. BM içtihatlarına göre karar alınırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçı oylamaya katılmazlar ise bu onların kararı veto ettiklerini belirtir.

(Sorulara Dön)

7.Kitle imha silahları, sonuçları kontrol edilemeyen silah türleridir. Etkileri diğer konveksiyonel silahlara göre daha büyüktür.

Biyolojik Silah: Bir takım zararlı mikroorganizmalar kullanılarak yapılır. Salgınlara yol açar. Üretimi kolay, denetimi zordur.

Kimyasal Silah: Zararlı gazlar kullanılarak yapılır. Maliyeti az etkisi büyüktür. II. Dünya Savaşı, İran – Irak, Vietnam savaşlarında ve ABD’nin Irak, Irak’ın Kuveyt işgallerinde kullanılmıştır.

Nükleer Silah: En etkili kitle imha silahıdır. Kullanıldığı bölgede tüm canlıları öldürebilecek yetiye sahiptir. Etkisi yıllarca sürer. Nükleer güce sahip tescilli beş ülke vardır. Bunlar ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere. Diğer bilinen nükleer programlar: Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore. Bildirilmemiş ve olduğu düşünülen nükleer silaha sahip ülkeler: İsrail, İran. NATO nükleer silahlar iştirakı: Almanya, Türkiye, İtalya, Belçika, Hollanda.

Nükleer silahların denetlenmesi ve sınırlandırılması için yapılan antlaşmalar:

SALT I(1972) , SALT II(1979) , START I(1991), START II(1993) , NPT(1968)

NPT(1968) (Sorulara Dön)

Nükleer silahların sınırlandırılması için ABD ve SSCB arasında imzalandı. Antlaşmaya göre belirlenen beş devlet dışında nükleer silah üretmek/ üretmeye çalışmak diğer devletlere yasaklanmıştır. İsrail antlaşmayı imzalamamış, İran ise imzalamasına rağmen bu konuda çalışmalarda bulunduğu için tepkileri üzerine çekmiştir.

8.Sorunun cevabı vize cevaplarında(6.sorunun cevabı) vardır.

 

 

BÜT CEVAPLAR:

(Sorulara Dön) başa dön

1.NATO(Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) resmen açıklamamış olsa da İngiliz Lord Ismay’ın deyişi ile ‘’Rusya’yı dışarıda, Almanya’yı alaşağı edilmiş halde ve ABD’yi içeride tutmak’’ amacı ile kurulmuştur.

4 Nisan 1949’da Washington Antlaşması ile kurulan NATO bir kolektif savunma örgütü olarak bilinir.

Kurucu Ülkeler: ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda, İtalya, Belçika, Danimarka, Kanada, Lüksemburg, İzlanda, Portekiz, Norveç

Herhangi bir üyenin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlık ve güvenliği tehlikede olduğunda bir araya gelmeyi

Herhangi bir üyeye saldırıldığında bu saldırının bütün üyelere yapılmış olduğunu kabul etmeyi taahhüt etmişlerdir.

NATO’nun Soğuk Savaş’ın sona ermesinden önce altıncı maddesinde açıkça tarif edilen, Kuzey Atlantik Bölgesi’nde meydana gelen saldırılara karşı işlevsel olduğu belirtilirken, Soğuk Savaş sonrası esnek yorum yöntemi ile genişletilen bu madde, özellikle Afganistan müdahalesi ile işlevsiz kalmıştır.

NATO’nun etkinliği dış güvenlik ile sınırlı kalmamıştır. 1950li yıllarda İtalya’da başlayarak üye ülkelerde gizli özel harekat birimleri kurulmuştur. Gladio olarak bilinen bu birlikler ülkelerdeki devrimci sol hareketler başta olmak üzere her türlü muhalif girişimlere karşı önlem olarak kurulmuşlardır.

SSCB’nin dağılması ile amaçsız kalan NATO, 1990lı yıllar boyunca çeşitli dönüşümlere uğramış, 11 Eylül Saldırıları ile beraber uluslar arası terörle mücadeleyi ana hedef olarak belirlemiştir.

(Sorulara Dön)

2. NPT(1968)

Nükleer silahların sınırlandırılması için ABD ve SSCB arasında imzalandı. Antlaşmaya göre belirlenen beş devlet dışında nükleer silah üretmek/ üretmeye çalışmak diğer devletlere yasaklanmıştır. İsrail antlaşmayı imzalamamış, İran ise imzalamasına rağmen bu konuda çalışmalarda bulunduğu için tepkileri üzerine çekmiştir.

3.Hugo Grotius: Savaş ve Barış (Rasyonalizm)

Immanuel Kant: Ebedi Barış(Radikalizm)

Thomas Hobbes: Leviathan(Ejderha)(Realizm)

……

4. Hegamonik Güç: Uluslar arası sistemde yer alan devletleri kontrol eden güçtür. Tüm güçlere etkisi vardır.

Süper Güç: İdeolojik bir temele dayalı olan küresel politikayı yöneten ve diğer güçleri kontrol eden güçtür.(ABD, SSCB)

Büyük Güç: Hegamonik güç kadar olmasa da uluslararası sistemde hareket eden diğer devletleri etkileyebilen güçtür. (İngiltere, Fransa, Almanya, Çin vb.)

Bölgesel Güç: Çıkarları daha çok kendi bölgeleriyle sınırlı olan, küreselleşmeye ulaşamamış güçlerdir.(Türkiye, Brezilya, Meksika) başa dön

Minik Güç: Uluslar arası ilişkiler için önem arz etmeyen etkisiz güçlerdir.(Vatikan)

Güçsüz Güç: Sahip oldukları topraklarda egemenliklerini sağlayamamış güçlerdir.(Afganistan, Irak, Somali vb.)

(Sorulara Dön)

5.300 milyonluk nüfusu ile etkili bir nüfusa sahiptir. Eğitim düzeyi oldukça yüksek, üretken ve modern bir toplumu vardır.

Rusya, Kanada ve Çin’den sonra yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesidir. İki okyanus ile korunmuş konumu ve diğer kıta devletlerinin etkisizliği onu coğrafi açıdan üstün kılar. Var olan enerji kaynakları kendi kendine yetebilecek seviyede değildir. Tüketim aşırı fazladır. İki milyon civarında potansiyel askeri vardır. NATO’nun en büyük üyesi ve kurucu devletleri arasındadır. BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olması sebebi ile diplomatik alanda en üstün güçlerden biridir. Ne kadar tartışmalı olsa da en özgürlükçü devletlerden biridir. Dünyanın en büyük silah üreticisi ve satıcısıdır. Beş bin civarında nükleer bombaya sahiptir ve dünyanın en büyük nükleer gücüdür. Uzay teknolojisine sahip en üstün ülkedir. Dünya ekonomisinin ABD ekonomisine endeksli olması ekonomi alanında ne kadar üstün olduğunu ortaya koyar. Doların dünyada en çok kullanılan para birimi olması bu konuda önemlidir. IMF gibi örgütler kendi kontrolü altındadır. Ayrıca G8 içindedir. Dünyada konuşulan en yaygın dil olan İngilizcenin, kendi ulusal dili olması onu bu alanda yükseklere taşır ve zaten var olan film, müzik kültürü ile moda ikonlarını kolayca yaygınlaştırmasını sağlar.

Kuruluşundan bugüne dış politikasında temel değişimler gerçekleşmiştir. Önce Monroe Doktrini ile Avrupa’dan uzak durma niyetindeydi. Büyüyen sanayisi ve artan ihracat hacmi ABD’nin ilerici emperyalizm amacı gütmesinde etkin rol oynadı. İspanyollara karşı kazanılan Küba Savaşı, onu geri dönülmez bir yola soktu. Artık büyük bir güç olmuştu ve büyüyen ekonomisini siyasi güce dönüştürmeliydi. Sermaye fazlasının ortaya çıkışı ile Çin’deki nüfus mücadelesine katıldı. Wilson’un idealist görüşü ve barışçıl tavrı ne kadar hoş gözükse de Milletler Cemiyeti fikrinin başarısızlıkla sonuçlanması ABD’nin barış ve özgürlüğü savunan görüntüsünün kötü bir imaj kazanmasına neden oldu. Avrupa’nın savaşla boğuştuğu dönemde ABD’ye 3,5 milyar borcu bulunuyordu. Bu, ABD ekonomisi açısından önemliydi çünkü artık Avrupa’da olan biten her şey ABD’ye direkt yansıyordu. Hitler Almanya’sının ABD’yi II. Dünya Savaşı’na sürüklemesi belki de şuan ABD’nin dünyanın en büyük gücü olmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bu durum Avustralya’nın neden bir ABD olamayacağını gözler önüne serer.

ABD Soğuk Savaş ve 11 Eylül Saldırıları ile birlikte bugüne değin sürdüreceği ana politikalarının temelini oluşturmuştur. Bunlar genel olarak şu şekilde özetlenebilir:

ABD’nin çatıştığı bir devlet, aynı zamanda demokrasi ve özgürlüğü isteyen bir devlet olamaz. ABD’deki egemen medya, dünyadaki yanlışlıkları düzeltmek ve kötülükleri giderme hakkının ABD’ye ait olduğuna inandırmak adına olağanüstü bir rol üstlenmiştir. Yani ABD bir ülke ile çatışıyorsa o devlet mutlaka özgürlük ve demokrasi karşıtıdır. Bunun dışında ABD’nin en sevdiği politikalarından biri de bilinen doğrularla farklı söylemler yaratmak, bu doğrularla oynamak ve dünyaya bunları benimsetmektir. başa dön

(Sorulara Dön)

6.Kuzey İrlanda, Makedonya, Kıbrıs, Afganistan, Keşmir, Çeçenistan, Filistin, Kosova, Bask, Irak, Bosna-Hersek ve Karabağ sorunları uluslararası alandaki bölgesel sorunlardır. Bir tanesine örnek:

Karabağ Sorunu

Uzun bir tarihe sahip olan bu sorun, 1980’lerin sonunda SSCB’nin dağılma sürecine girdiği dönemde Ermenistan’ın Azerbaycan’a ait Karabağ bölgesinin dağlık kısmında yeniden hak iddia etmesi ile ortaya çıkmıştır. Bu hak iddiaları, söz konusu bölgede nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları kabulünden yola çıkarak ortaya atılmıştır. Ermenilerin şuan itibari ile bu bölgede nüfus bakımından üstün oldukları bir gerçektir. 1989 sayımına göre Dağlık Karabağ’da nüfusun %75’i Ermenilerden oluşmaktadır. Ancak burada Ermeni sayısının artmasının temel nedeni Rusya’nın Kafkaslarda izlediği politikadır. Bu da Ermenilerin iddialarını güçlendirmektedir.

Diğer taraftan Azerbaycan, Dağlık Karabağ bölgesinin hukuki ve tarihi olarak kendisine ait olduğunu ileri sürmektedir. Aslında bu iddiadan öte uluslar arası hukuk tarafından da desteklenen bir durumdur. Fakat Azerbaycan bu konuda sadece Türkiye’nin desteğini alırken, Ermeniler Rusya ve İran başta olmak üzere bölge ülkelerinin ve batılı devletlerin desteğini sağlamış durumdadırlar. Bölgede tarihsel belge ve görüntülerle kanıtlanmış olduğu halde Ermenilerin yapmış oldukları katliamlar sürekli göz ardı edilmekte ve gündeme alınmamaktadır.

Bu nedenle Ermeniler ‘’Büyük Ermenistan’’ hayalinin bir parçası olarak gördükleri Dağlık Karabağ bölgesini bırakmak istememektedirler. Şuan hukuken Azerbaycan’a ait fakat fiilen bağımsız bir cumhuriyettir.

(Sorulara Dön)

7.SSCB’nin dağılması ile sisteme yeni aktörler dahil oldu. Belirli bir güç boşluğu ortaya çıktı. Etnik çatışmalar ve toprak anlaşmazlıkları, özellikle bağımsız olan ve olmaya çalışan devletlerde görüldü. ABD tek süper güç olarak sistemde yerini korudu. Nükleer silahlar sorunu gündeme geldi.

Doğu bloğunun yıkılması ile var olan sistemde bozulmalar meydana geldi. Küreselleşme ve bölgeselleşme yaşandı. İdeolojik olarak komünizm çöktü, liberalizm ve kapitalizm kazandı. NATO daha da genişledi ve dönüşüme uğradı. ABD daha rahat hareket etmeye başladı.

1990 -1991 yılları arasında yaşanan Körfez Krizi ve akabindeki savaş neticesinde ABD tüm dünyaya üstünlüğünü kabul ettirmiş oldu. Yeni uluslar arası hukuk kuralları ve uluslar arası güç kavramı ortaya çıktı. Artık yeni mücadele alanı Ortadoğu olarak belirlendi.

SSCB’nin parçalanmasından sonra sistemde yerini alan Rusya, 1991 – 2000 yılları arasında, daha 1985 yılında Gorbaçov’un başlattığı Glasnost(açıklık, şeffaflık) ve Perestroyka(yeniden yapılanma) politikaları doğrultusunda hızlı bir reform sürecine girmiştir. Bütün dikkat ve motivasyonunu iç politika üzerine yoğunlaştıran Rusya, böylece ABD’nin uluslar arası liderlik konumuna herhangi bir karşılık verememiştir. Brezinski’nin deyimi ile ‘’Karadelik’’ yani Avrasya ve Ortadoğu bölgesindeki güç boşluğu, ABD tarafından doldurulmaya çalışılmıştır. ABD, önce Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında BM mekanizmasını; ardından da Bosna – Hersek Krizi sürecinde, uyguladığı bütün çifte standartlara rağmen NATo askeri gücünü devreye sokarak uluslar arası sistemde hakem rolünü üstlenmiştir.

(Sorulara Dön) başa dön

8……………

 VİZE CEVAPLAR:

(Sorulara Dön)

1.2011- 2012 VİZE SORULARI nın 6. sorununun cevabında var.

2. 2011- 2012 VİZE SORULARI nın 3. sorununun cevabında var.

3. ………………….

4. T.Hobbes realizmin savunucusudur. Uluslararası İlişkileri anarşi durumu olarak görür. Bu anarşi durumu hiçbir üstün otorite kabul etmeyen çoğul egemen devletlerin varlığından kaynaklanır. Çoğul egemen devletlerin ilişkileri çatışma ile düzenlenir ve belirleyici faktör güçtür. Uluslararası İlişkiler bir savaş halidir. Uluslar arası sistem veya toplum yoktur.

Hobbes a göre Uluslararası İlişkiler bir doğa hali niteliği arz eder. Doğa hali kavramı insanların toplum halinde ortak bir otoriteye eğmeden önce yaşadıkları varsayılan durumu gösterir. Doğa halinde ne düzen vardır ne hukuk ne de adalet. İnsan yaşamı her türlü sosyal, iktisadi ve kültürel üretimden yoksundur. Doğa hali savaş halidir. Bunun da başlıca nedeni, insanın bencilliği, hırsı, çıkarcılığı, yaşamını devam ettirmek arzusu ve buna bağlı olarak güç ve iktidar hırsıdır. Güçlü elinden geleni yapacaktır, zayıflar ise buna katlanacaktır. Savaş halinden kurtuluşun tek çaresi, herkesin iktidarından, vazgeçip bunu ortak bir güce, devlete devretmesidir. İnsan akıllıdır, yaşamını sürekli kılabilmek için ortak bir mukavele ile kendi haklarını soyut bir varlığa devrederler ve doğa halinden toplum haline geçerler. Hoobes’a göre Uluslararası İlişkiler savaş hali olarak kalacaktır. Böyle bir durumda Uluslararası İlişkiler devletlerin güç gösterilerine sahne olacak, dostluk ve dayanışma kalmayacaktır.

Leviathan’ın 13, 14 ve 15. bölümlerinde açıkladığı doğa durum ve yasalarının kısaca açıklaması şöyledir:İnsanlar doğuştan eşittir. Hobbes, insanların doğuştan birbirlerine aralarında belirgin farklar bulunmadan eşit oldukları ve aralarındaki bedensel ve zihinsel farklılıkların birbirlerine üstünlük sağlayacak kadar net olmadığı görüşündedir. Bu nedenle varsayımını “bir şeyin eşit pay edildiğinin en büyük kanıtı, herkesin kendi payından memnun olmasıdır.” diyerek kanıtlar. Yukarıda belirtilenlerin sonucunda Hobbes’un vardığı yargı ise şudur: “İnsanlar hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler ve bu herkesin herkese karşı savaşıdır.” Ayrıca eylemli bir savaştan önce, savaşın; savaşma iradesinin yeterince bilinmesi ile başladığını iddia eder. Burada, iki tarafın da birbirlerine karşı husumetlerinin farkına varmalarının bir başlangıç olması gerektiğini vurgular. 13. bölümün en son ve en önemli açıklamasını ise şu sözler anlatır:İnsanları barışa yönelten duygular şunlardır: Ölüm korkusu, rahat bir hayat için gerekli şeyleri elde etme arzusu ve çalışarak onları elde etme umudu. Akıl insanların üzerinde anlaşabilecekleri uygun barış şartlarını gösterir. Bu şartlara Doğa yasaları da denilir. Başa dön

 

FİNAL CEVAPLAR:

(Sorulara Dön)

1.Gelenekselcilik-Davranışsalcılık tartışması disipline özerklik ve daha “bilimsel” bir hüviyet kazandırmıştır. Bu tartışmada Davranışsalcıların oynadığı rol özellikle vurgulanmalıdır. Sistem yaklaşımları, oyun teorileri, veri depolama, karar alma yaklaşımı, simülasyon, analiz düzeyi, çatışma çözümlemesi ve içerik analizi başta olmak üzere birçok başlıkta Davranışsalcıların disipline önemli katkıları olmuştur. Doğa bilimlerinin kullandığı yol ve yöntemlerin UI çalışmalarında da kullanılabileceğini savunan Davranışsalcılar, Uluslararası ilişkiler eğitimine pedagojik ve metodolojik anlamda da hatırı sayılır bir katkı yapmışlardır. İkinci büyük tartışma sadece belirli bir dönem için disiplini etkilememiş; disiplinin bugününü bile şekillendirmiştir. Davranışsalcılar postpozitivistlerin eleştirilerine maruz kalıp, pozitivizmle malul olsa da; etkileri hala hissedilen bir tartışma olarak, UI teorisinin en azından tarihsel omurgasındaki önemli halkalardan biri olmayı sürdürmektedir.

II. Dünya Savaşı sonrasında idealist ve Realist (Gelenekselcilik) bakış açıları öz olarak anakronik, konjonktür ise algılanamayacak kadar anomalik bir nitelik kazanmıştır. Bu gelişmelerin etkisi ile yeni çözümleme araçlarına ihtiyaç hâsıl olmuş ve bu ihtiyaç, disiplinde ikinci büyük tartışma olarak da adlandırılan Gelenekselcilik-Davranışsalcılık tartışmasının doğuşunu tetiklemiştir.

Gelenekselcilik Davranışsalcılık tartışması Uluslar arası İlişkiler

disiplininde 1950–1970 yılları arasında etkili olmuş bir tartışmadır. Daha çok metodolojik bir tartışma olarak adlandırılan bu tartışmanın Davranışsalcı ekseni, özellikle ABD’de yürütülen Uluslararası İlişkiler çalışmalarında halen etkisini göstermektedir. Uluslar arası ilişkiler disiplininin özerkliğini kazanmasında ve metodolojik sorunların tartışılmasında yadsınamayacak katkıları olan bu tartışma ile disiplinin gerçek anlamda bir disiplin olup olmadığı da sorgulanmıştır. Tartışma hem doğuşu

hem de tezleri ile Soğuk Savaş ortamındaki koşullardan derinden etkilenmiştir. Bu yönü ile ideolojik bir yön de içermektedir. Çalışma tartışmanın ve özelde de Davranışçı eksenin ideolojik reflekslerini de çözümlemeyi amaçlamaktadır.

1950 – 1970 arası dönemde etkili olan tartışma söz konusu ikinci tartışmadır. Bu dönemde Westfalya Antlaşması’ndan beri kimi zaman aksamış olsa da yaklaşık üç asırdır sistemde yer alan aktörlerin davranışlarını şekillendiren güç dengesi sistemi sona ermiş ve iki dünya savaşını kendi orta sahasında yaşayan Avrupalı güçler geçmişe oranla güçlerini kaybetmişlerdir. Yine bu dönem ile birlikte ideolojiler devletlerin dış politikalarını şekillendirmeye başlamıştır. Savaşın yaralarını sarmak kolektif bilinci yeniden öne çıkarmıştır. Ulus inşası; kolonilerin çözülmesi ile 1. Dünya Savaşı’ndan sonra en parlak yıllarını geçiriyor; demokrasi dalgası kesintili olsa da artık her yerde hissediliyordu. Bilim ve teknolojinin gelişimi ise insanlığın neolitik ve sanayi devrimlerinden sonra üçüncü büyük devrimin eşiğinde olduğunu gösteriyordu. İdealizm ve realizmin devlet merkezi duruşu bu dönemi anlamakta yetersiz kaldı ve yeni paradigmalar olağan dönemi sarstı. Bu pratik gerçekler karşısında geleneksel anlayışa alternatif arayışlar giderek daha çok tartışılmaya başlandı. Artık disiplini doğuşundan beri şekillendiren olgu ve olay etkenleri üzerinde yoğunlaşmanın yetersizliğinin görülüp yeni boyutlardan bakmak, disiplinin ihmal edilmiş üçüncü boyutu olan yöntem üzerinde de yoğunlaşmak gerekiyordu.

Bu tartışma 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Uluslararası İlişkilere ilk olarak disiplinin özerkliğinin sorgulanması şeklinde yansımış, daha sonra tartışmalar metodoloji üzerinde yoğunlaşmıştır.

Davranışsalcılar doğa bilimindeki araştırma tekniklerini kullanarak , geleceğe yönelik tahminlerde bulunmak adına uluslar arası ilişkilerdeki kalıplar ve trendler üzerine yoğunlaşmayı tercih etmişlerdir. Çünkü onlara göre bilimsel davranış belirli bir hedefe yönelmiştir ve bunlar önceden kestirilebilecek kadar geneldir. Bilim sayesinde insanın doğayı kontrol edebildiğini iddia ediyorlardı. Böylece hem formasyon olarak hem de araştırma yöntemleri açısından Gelenekselcilerden ayrılmışlardır.

Yapı ve gerçeklerle gözlemlenemez süreç arasında keskin bir ayrım yapıyor, önceliklerini yapı ve gerçeklere veriyorlardı. Kamuoyu yoklamalı, sibernetik, simülasyon, oyun teorileri, sistem modelleri, içerik analizi vs. gibi konu başlıkları Uluslar arası ilişkilerin gündeminde yer almaya başladı. Sadece analiz metodunu değiştirmekle kalmayıp aynı zamanda analiz edilen materyal türlerini de değiştiren davranışsalcılık yeni yöntemleri ile Uluslar arası İlişkilerde bir devrim olarak görülmeye başlandı.

Realizmin determinizmini güç ile örülmüş uluslar arası ilişkiler mantığını açıkça reddettiler. İstatistiksel olarak ifade edilebilecek ve bu anlamda da ampirik ilişkilere dayalı bir uluslararası politika kurgulamaya çalışmışlardır.

Sosyal teorilerin sadece gözleme dayalı nicel veriler yardımı ile inşa edilmesi gerektiğinde inananlar davranışsalcılardır. (Sorulara Dön)

 

2. Başlıca çevre sorunları; hava, gürültü, su, toprak, flora-fauna ve kültürel çevre gibi alt başlıklar halinde incelenebilir.

Hava Kirliliği

Canlılar için yaşamsal önemi olan hava, hızlı nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme sonucunda atmosfere bırakılan maddelerin belli bir yoğunluğa ulaşması sonucu kirlenmektedir. Ekonomik

etkinliklerin özellikle belli bölgelerde yoğunlaşarak artması, buna bağlı olarak belli bölgelerde nüfusun artışı ve daha çok enerjiye gereksinim duyulması hava kirliliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hava kirliliğinin temel kaynakları kentleşme ve endüstrileşmedir.

Gürültü Kirliliği

Gürültü sorunu; teknolojideki gelişmeler ve buna bağlı olarak yaşam biçiminde oluşan değişiklikler sonucu insanoğlunda olumsuz fizyolojik ve psikolojik etkiler yaratan, arzu edilmeyen sesler olarak tanımlanmaktadır. İnsanların yaşamında çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunların ortaya çıkışında etkisi bulunan bu çevre ve sağlık sorunu “gürültü kirliliği” olarak da isimlendirilmektedir.

Su Kirliliği

Dünyanın dörtte üçünün sularla kaplı olduğu, canlıların ağırlığının ise yüzde yetmiş beşini suyun oluşturduğu düşünülürse, suyun canlı varlıkların yaşamındaki işlevini anlamak kolaylaşabilir. Su kirliliği kavramı ile su kaynaklarının kullanılmasını bozacak ölçüde, organik, inorganik, biyolojik ve radyoaktif maddelerin suya karışması kastedilmektedir. Doğanın işleyişi incelendiğinde, dışsal destekler olmaksızın suyun belli bir düzeydeki kirlenmenin üstesinden gelebildiği görülmektedir. Ancak

kirleticilerin türü ve miktarı arttığında bu işlem etkisiz kalmakta ve kirlilik ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde oluşan sürecin yanı sıra su kirliliği, havada oluşan kirlenme ile toprak kirliliği de suyun doğal dolanımı nedeniyle su kaynaklarının kirlenmesine yol açar. Bu nedenle su kirliliği sadece kirleticilerin doğrudan su kaynaklarına ulaşmasından değil, hidrolojik süreçler yolu ile dolaylı bir biçimde de oluşabilmektedir.

Toprak Kirliliği

Toprak; canlı doğal kaynakların varlıklarını sürdürebilmeleri için hava ve su ile birlikte vazgeçilmez, bir doğal kaynaktır. Toprak kirliliği, insan etkinlikleri sonucunda, toprağın fiziksel, kimyasal, biyolojik ve jeolojik yapısının bozulmasıdır. Söz konusu kirliliğin, toprakta yanlış tarım teknikleri, yanlış ve fazla gübre ile tarımsal mücadele ilaçları kullanma, atık ve artıkları, zehirli ve tehlikeli maddeleri toprağa bırakma sonucunda ortaya çıktığı belirtilmektedir. Kirli havanın içerdiği zehirli gazların neden olduğu asit yağmurları ve kirletici gazların toprakta birikmesi, çeşitli yollarla kirlenen sularla sulanan toprağın kirlenip yapısının bozulması, tarımda kullanılan ilaçlar ve yapay gübrelerin bilinçsiz kullanımıyla uzun süre bozulmadan kalabilen katı atıkların gerekli süreçlerden geçirilmeksizin depolanması gibi etkenler

toprağı kirletmekte ve hatta kullanılmaz duruma getirmektedir. (Sorulara Dön)

Flora-Fauna

Belli bir ülkeye, bölgeye ya da yöreye özgü bitki örtüsü flora, yabanıl hayvan topluluğu da fauna olarak adlandırılır. Bir başka deyişle flora ve fauna insan dışındaki canlı ögeleri içeren biyolojik zenginliktir. Ağaç topluluğu biçimindeki genel anlayıştan çok daha kapsamlı olarak orman; bitki örtüsü, hayvan ve mikroorganizmalar, mineral maddeler, hidrolojik ve mikroklimatik özelliklerle, aralarında madde ve enerji akımı bakımından ilişkiler bütününe sahip ağaç ve ağaççık topluluğu olarak değerlendirilmektedir. Ormanların su kaynaklarını sürekli tutma, toprakları erozyondan koruma, ısı oranlarını dengede tutarak sıcaklığı düzenleme gibi işlevleri vardır. çayır ve mer’aların büyük bir kısmı sürülerek tarla yapılmakta, yanlış otlatma nedeniyle tahrip olarak hızla yok olmaktadır. Bunun sonuçları sadece doğanın dengesinin bozulması olarak ortaya çıkmayıp, hayvancılığın yara almasına, ekonomik kayıplara neden olmaktadır. İnsanların var olan toprakları akılcı bir biçimde kullanmayıp, erozyonla mücadele etmeyip, öte yandan çevrenin nem oranını dengeleme, oksijen üretimi gibi işlevleri olan sulak alanları kurutularak toprak kazanma çabaları açıklanabilir gibi görünmemektedir.

Kültürel Çevre (Sorulara Dön)

İnsanoğlunun çağlar boyunca geliştirdiği uygarlıkların ürünü olan kültürel çevre, yine insanoğlunun yıkıcı ve bozucu etkisi ile karşı karşıyadır. Kültürel çevre ile ilgili sorunlar; bireylerdeki çevrenin korunması bilincinin eksikliği, çarpık kentleşme, ekonomik sorunlar, kültürel değerleri koruma ve bakım için ayrılan kaynakların sınırlılığı ya da yanlış kullanımı gibi etkenlerin ürünüdür.

 

3. BM Güvenlik Konseyi:

Örgütün barış ve güvenliğinin korunmasından sorumlu organdır. Barışın tehdit edilmesi durumunda zorlayıcı önlemler alır. Toplamda on beş üyesi vardır ve bunların beşi daimi üyedir(ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Rusya). Bu daimi devletlerin veto hakları vardır. Diğer on geçici üye ise iki yıllık bir süreç için seçilirler. Konsey karar alabilmek için 9/15 oranına gerek duyar ve daimi üyelerin kararın alınabilmesi için veto yetkilerini kullanmamış olmaları gerekir. BM içtihatlarına göre karar alınırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçı oylamaya katılmazlar ise bu onların kararı veto ettiklerini belirtir.

4.Büyük Güç: Hegamonik güç kadar olmasa da uluslararası sistemde hareket eden diğer devletleri etkileyebilen güçtür. (İngiltere, Fransa, Almanya, Çin vb.)

– 2012 BÜT CEVAPLARında 5. Soruda ABD yi açıkladım. Aynısı bu soruya örnek teşkil edebilir.(Sorulara Dön)

5.……………..

6.Temel konusu olarak farklı niteliklere sahip kurumsal, toplumsal, siyasal ve kültürel yapılar arasındaki ilişkileri incelediğinden ve bunu yaparken önce tarih, hukuk ve siyaset bilimi, daha sonra iktisat coğrafya, antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi alanlardan yararlanması nedeni ile uluslar arası ilişkiler, doğuşu ve gelişimi boyunca disiplinlerarası bir disiplin olmuştur.

Ülkelerin kültürel özellikleri, entelektüel tarzları, siyasal ideolojileri ve gelenekleri, devletlerin yapısı, devlet – toplum ilişkileri ve dış politika anlayışı gibi sosyopolitik özellikleri, ülkedeki sosyal bilimlerin yapısı ile uluslararası ilişkiler disiplininin sosyal ve entelektüel yapısı nedeni ile farklı ülkelerde farklı şekilde algılanmasına yol açar. Bu da uluslararası ilişkiler alanının özgün kimliğinin gelişimini geciktirir.

7.  FİNAL CEVAPLARInda 7. Sorunun cevabında bu bilgi verilmiştir.

(Sorulara Dön) başa dön

 

 

BÜT ÇIKABİLECEK SORULARIN CEVAPLARI:

(Sorulara Dön)

1. Uluslararası ilişkiler olgusu modern devletlerin yapılanması ile oluşmuştur.5. yy da kavimler göçü sonucunda Batı roma imparatorluğu yıkıldı. Orta Çağ’a geçildi. Skolastik düşünce bu çağda geniş yer tuttu. 9. Yy da feodal yapı oluştu. Feodalizm, Avrupa krallıklarının gücünü kaybetmesi ile ortaya çıkan bir yapıdır. Kilisenin manevi otoritesi altında Avrupa bilimden sanattan her türlü gelişmeden uzak kalmıştır. Serflerin tüccarlıkla uğraşmaya başlaması ile Avrupa’da siyasi yapı değişmiştir. Kral burjuvaziye, burjuvazi de krala ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Bunun nedeni kralın ekonomik güç istemesi ile burjuvazinin can ve mal güvenliğinin sağlama alınmasını istemesi idi. 16. Yüzyılın sonlarına doğru feodal yapının yerini mutlakiyetçi krallıklar aldı. Augsburg Barışı’nın yetersiz kalması üzerine Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki Protestan prensler 1608 yılında bir birlik kurdular. 1609’da ise Katolik devletler İmparator’un desteği ve Bavyera’nın önderliğinde birleştiler. Böylece Almanya parçalanıyor ve din ekseninde iki kampa bölünüyordu. 1618 yılında, İmparator’un gücünün artmasını istemeyenlerin ve Protestanlar’ın Bohemya’da başlattığı ayaklanma, uzun sürecek savaşlar dizisini başlatan kıvılcım oldu. İspanya Kralı 4. Philip’in yardımını alan İmparator ve Katolik Birliği Bohemia ve onu destekleyen Protestan Birliğini yenilgiye uğrattı.

Vestfalya Barışı ile Augsburg Barışı hükümleri yenilendi ve Kalvenizm Roma Cermen İmparatorluğu’nda kabul edilen mezheplerden biri oldu. Vestfalya ile Kutsal Roma Cermen Imparatorluğu içindeki prenslikler, hemen hemen bağımsız siyasal birimler oldular. Üye devletlerin rızası olmadan İmparator vergi ve asker toplayamayacak, kanun koyamayacak ve savaş ilan edemeyecek olması, İmparator’un siyasal otoritesinin kalmadığını ortaya koyuyordu. Daha sonra Fransız yazar Voltaire’in de söyleyeceği gibi Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu artık “ne kutsal, ne Romalı, ne de imparatorluktu”.

Artık Avrupa’da, kendi yasalarına göre davranan, kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediği tarafta yer alan, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletlerden oluşacaktır. Günümüz devletlerarası sistem Vestfalya ile kurulmuştur. Yani Vestfalya ile uluslar arası ilişkiler oluşmuş oldu.

(Sorulara Dön)

2. FİNALCEVAPLARInın 1. Sorusunun cevabında açıklanmıştır.

3.Toprakları büyük ölçüde Avrupa kıtasında yer alan 27 üye ülkeden oluşan siyasi ve ekonomik örgütlenmedir. AB antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi sonucu kurulmuştur. Üç temele dayanır:

Topluluk Boyutu(Birlik vatandaşlığı, ortak politikalar ile ekonomik ve parasal birlik konularını kapsar)

2.Ortak dış ve güvenlik politikası

3.Adalet ve iç işlerinde işbirliği

II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya büyük zararlar veren milliyetçilik düşüncelerinden kaçış yolu olarak barış ve beraberlik rüzgarları esmeye başladı. 1951 yılında Avrupa Kömür Çelik Birliği kuruldu. Bu oluşumun temel amacı başta Fransa ve Almanya olmak üzere üyeler arasında, dönemin en önemli sanayi hammaddeleri olan kömür ve çeliğin yönetimini bir araya getirmekti. Tabi Fransa ve Almanya arasında daha sonra olabilecek bir savaşın önüne geçmek de istendi. Topluluğun bu iki devlet dışındaki kurucu üyeleri İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’dur.

1957 yılında gümrük birliği işlmelerini sağlayan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve nükleer enerji çalışmalarını yürütmek için Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kuruldu.

1967 yılında Brüksel Antlaşması ile var olan bu üç topluluk Avrupa Topluluğu olarak tek bir çatı altında toplandı. Başa dön

1990 yılına kadar devletlerin katılımları sürdü. Yeni üyelerin katılmasına ilişkin Kopenhag Kriterleri belirlendi.

7 Şubat 1992’de Maastricht Antlaşması’nda ilk kez AB terimi kullanılarak Avrupa Birliği’nin temelleri atılmış oldu.

Temel Organlar:

Komisyon – A. Parlamentosu – Bakanlar Konseyi – A. Konseyi – AB Genel Sekreterliği, – Adalet Divanı – Sayıştay

Danışma Organları:

Coreper – Ekonomik ve Sosyal Komite

Komisyonun Görevleri:

Birliğin hükümet gibi çalışan organıdır. Mevzuat önerileri hazırlayarak birlik içinde bunların günbegün uygulanmasını denetler.

Parlamento: Yasama organı olmasa da bu organın bir kısmı sayılabilir. 736 üyesi her beş yılda bir seçilir. Komisyonun ve Ab bütçesinin aldığı kararları ve faaliyetleri izler, eleştirir ve gerekirse reddeder.

Avrupa Konseyi: Üye ülkelerin hükümet veya devlet başkanlarından oluşur. Yılda iki kez toplanır, dış politika ve üye katılımları konusunda karar alır. Yasama organının diğer kısmı sayılabilir.

 

4.FİNAL CEVAPLARInın 2. Sorusunun cevabında açıklanmıştır.

(Sorulara Dön)5.  BÜT CEVAPLARInın 7. Sorusunda cevaplanmıştır.

 

6.  BÜT CEVAPLARInın 1. Sorusunun cevabında açıklanmıştır.

7.ABD ve SSCB’nin liderliklerindeki Batı ve Doğu blokları arasındaki sürekli gerginlik ve kısmi çatışma şeklinde sürdürülen mücadelenin geçtiği dönemi kapsar.

II. Dünya Savaşı sonrası belirgin bir nitelik kazanmış ve terim ilk kez 1947 yılında Bernard Baruch tarafından kullanılmıştır.Soğuk Savaş şeklinde adlandırılmasının nedeni blokların silah kullanmak yerine silah kullanabileceğine dair tehditler ortaya atmasıdır.

Almanya’nın çökmesi ile ortaya çıkan boşluğu SSCB doldurmaya başlamış; Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Romanya ve bulgaristan’da kızıl ordunun desteği ile, Arnavutluk ve Yugoslavya’da ise doğrudan iktidarı komünist partiler ele geçirmeye başlamıştır.

Başta ABD ve İngilteree olmak üzere batılı devletler bu durumdan rahatsızlık duymuşlardır.

İtalya, Fransa, Belçika ve Hollanda nazi işgaline karşı direniş hareketleri çerçevesinde etkileri artan komünistlerin, yeni oluşturulacak yönetimleri ele geçirilmeleri önlenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda Yunanistan’da çıkan iç savaş, İngiltere ve ABD’nin etkileri ile sonuçlandırılmıştır. Başa dön

Buna karşın çin’de çıkan iç savaş sonucu iktidara Mao Tse Tung liderliğindeki komünistler gelmiştir.

ABD ile SSCB arasındaki kutuplaşma, Truman Doktrini’nin ianı ile 1947 yılında ortaya çıkmış, 1948 – 1953 yılları arasında doruğa ulaşmıştır.

ABD Truman Doktrini doğrultusunda Batı Avrupa’nın SSCB’ye karşı güçlenmesi için Marshall Yardımı ile ekonomik, Nato ile de askeri ve siyasal destek sağlamıştır.

SSCB ise Doğu Avrupa ülkelerine destek amaçlı COMECON(ekonomik) ve Varşova Paktı’nı(Askeri) kurmuştur.

Kore ve Vietnam Savaşları, Berlin Buhranı, 1955’te kurulan Bağdat Paktı gibi kuruluşlar ile ABD’nin SSCB’yi çevreleme politikaları, 1956 – 1959 yılları arasında Ortadoğu’da süren gerginlik, U2 Casus Uçağı Olayı, Küba Buhranı gibi olaylar, Soğuk Savaş yıllarının geriliminin doruğa ulaştığı noktaları olmuştur.

Blok liderlerinin çıkarları, küçük devletlerin çıkarlarının önüne geçmiş ve blok liderlerinin kendi bloklarında bulunan devletlerin iç işlerine karışmalarına sıkça rastlanmıştır.

1960’lı yılların ilk yarısından itibaren yumuşama(detant) dönemine girilmiştir. Bu döneme girilmesinde SALT I ve SALT II antlaşmaları ile Kennedy – Kruşçev görüşmesi, bağlantısızlar hareketi etkili olmuştur. (Sorulara Dön)

Yumuşama Dönemi Çatışmaları:

Küba Buhranı, Vietnam Savaşı, Keşmir Sorunu, SSCB Afganistan İşgali, Bağlantısızlar Hareketi, Arap – İsrail Savaşları, Uluslar arası Örgütler(İKE, OPEC vb.), İran – Irak Savaşları.

Bağlantısızlar Hareketi: Hindu Lider Nehru tarafından ortaya atılmıştır. Hindistan, Mısır ve Yugoslavya bu hareketin öncüleri olmuştur.

1980’lerin ilk yıllarına kadar süren bu yumuşama hareketi, stratejik silahların sınırlandırılması ile ilgili görüşmelerin tıkanması ile son buldu. Güçler tekrar karşı karşıya gelseler de Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve ardından SSCB’nin dağılması ile söz konusu dönem sona ermiştir.

8.BÜT CEVAPLARInın 6. Sorusunda cevaplanmıştır.

9. FİNAL CEVAPLARInın 5. Sorusunda cevaplanmıştır.

10.2010 yılında başlayıp günümüzde de hala süren Arap Coğrafyası’nda yaşanan halk hareketlerine verilen ortak addır.

Arap Baharı; Arap halklarının demokrasi, özgürlük ve insan hakları taleplerinden ortaya çıkmış; bölgesel, toplumsal bir siyasi – silahlı harekettir. Protestolar, mitingler, gösteriler ve iç çatışmalar yaşanmış ve yaşanmaktadır. Halklar özgürlük adına birçok diktatörü resmen devirmişlerdir.

Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün, Yemen’de büyük çapta kendini göstermiştir.

Protestolar, Arap Dünyası’nda başta gelen işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü, usulsüzlükler ve kötü yaşam şartları gibi pek çok sorun sonucunda önce Muhammed Buazzi’nin Tunus’ta kendini yakması ile başlamış, ardından domino etkisi yaparak söz konusu diğer devletlere yayılmıştır.

(Sorulara Dön)

11.Çok disiplinlilik: Sadece ortak bir konu etrafında farklı disiplinlerden gelen insanların kendi disiplinlerinin perspektifleri ile o konuyu incelemeleridir.

Disiplinlerarası: Uluslararası ilişkiler uzmanının psikoloji, tarih, iktisat vb. birçok bilim dalından yararlanarak uluslararası olguyu açıklama çabasıdır.

Başka disiplinlerden gelen insanların o uluslararası ilişkiler alanını tanımladığı sorunları yine o uluslararası ilişkiler uzmanının katkıları ile sorunlara çözüm getirme çabasıdır.

Çok disiplinlilikte ortak payda sadece ilgilenilen konudur.

12.Ulus devletin ortaya çıkışı: (Sorulara Dön)

Modern devlet 3 unsuru birleştirmiştir: Egemenlik, Ülke ve Ulus. 1789 yılında ulus devlet anlayışı ortaya çıktı. Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet, politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisini belli bir coğrafyada örtüştürür, ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır.

Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır. Ayrıca ulus devlet kavramı her milletin kendi kaderini tayin ve otonomi hakkına sahip olduğu fikrini içerir. Bu özelliğiyle dünyadaki birçok milliyetçi harekete ilham kaynağı olmuştur.

Feodal devlette egemen olan meşrutiyet anlayışına göre devletin sahibi ve meşrutiyetin kaynağı monarşi idi. Feodal sistemin zayıflamaya başlamasıyla birlikte güçlenen burjuvazi sınıfı, politik etkinliğini pekiştirmek için kitlelerin desteğini arkasına almak zorunda idi. Buradan hareketle egemenliğin kraldan alınarak halka verilmesi süreci içinde milliyetçi akımların güç kazanması, milli egemenlik fikrinin kitlelerde geniş yankı bulmasını sağlamıştır.

J. J. Rossoue kral egemenliğinin ortadan kaldırılmasının ve yerine halk egemenliğinin geçmesinin gerekliliğini vurgulayan bir bildiri yazarak yeni bir devlet anlayışını ortaya attı. Ulus devlet anlayışı artık uluslar arası ilişkiler alanında hakimiyetini kurmuştu. 19. yüzyıl Avrupa’sında Sanayi devrimi yazılı basının gelişimi ve öğretimin kurumlaşması gibi etkenlere bağlı olarak ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşmasının önü açılmıştır. Bunlar da ulus devletin oluşumunu hızlandıran etmenlerdir.

Bu gelişmeler sayesinde devletler bürokratik, diplomatik ve askeri kurumsallaşmaya yönelmiştir. Avrupa kökenli bu sistem kolonileşme süreciyle tüm dünyaya yayılmış ve medeniyetin şartları olarak gösterilerek, çoğu zaman zorla, benimsetilmiştir. Günümüz uluslararası sistemine geçiş ise Soğuk Savaş ve bu süreçte gerçekleşen kolonilerden çekilme ve eski sömürgelerin bağımsızlıklarını ilan ederek çoğunlukla ulus devletler örneğinde kurulmalarıyla gerçekleşmiştir. (Sorulara Dön)

SAYFA SONU(metnin başına dön)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………

1555 Augsburg Barışı’na yol açan en önemli sebep, Türkler’in hızla Batı’ya doğru ilerlemelerinden başka birşey değildi. Türk tehlikesini bertaraf etmek ve Fransa kralı ile daha aktiv bir biçimde mücadele edebilmek için dinî kargaşaların önlenmesi gerekiyordu. Bu barış dinî kargaşalıkları önlemiş ve Otuzyıl Savaşları’na (1618-1648) kadar olan dönemde Avrupa’ya kısmen de olsa göreli bir barışı getirmişti. Bu dönemde aynı zamanda Orta Avrupa’da eskiye göre canlı bir kültürel hayat yaşanmıştı[xvi]. Fakat bu canlılık ve dinamizm, Batı Avrupa’daki aktiv yaşam ile kıyaslandığında oldukça sönüktü.

1618′de başlayan Otuzyıl Savaşları ile Almanya’da girift bir biçimde gerek siyasî ve gerek dini mücadeleler, 1648 Vesfalya Barışı’na kadar devam etti. Bu zaman zarfında gerçekten Avrupa’da siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan bir deprem yaşandı. Protestanlar’ın Katolikler’e karşı giriştikleri güç yarışında devrim olarak nitelenebilecek yeni prensiplere karşı geleneksel güçler tavır almaktan geri kalmadılar. Özellikle Kuzey Almanya’da oldukça büyük bir taraftara sahip olan Protestan prensler serbest şehirlerle birlikte hareket ederek, geleneksel güçlere karşı 1608′de bir birlik kurdular. Bunlar, Protestan olan İsveç ve Danimarka ile birlikte, Alman Habsburg Hanedanı’na karşı mücadele veren Fransa’nın da desteğine sahip olacaklarını umuyorlardı. Buna karşı harekete geçen karşı devrimciler de Katolik Birliğini kurdular. Karşı devrimcileri, İmparator, Papa ve İspanya destekliyordu. Karşıt prenslikler arasındaki ilk mücadeleler 1609′da başladı[xvii]. Ancak esas anlamda Protestanlar’a karşı Katolik mukavemetinin bir baskıya dönüşmesi aşamasında, 1618′de Bohemya ve Güney Almanya’da gelişen olaylar sonucu, bir ara Protestanlık büyük bir darbe yedi. Birçok yerde Protestan güçleri yenilgiye uğratıldılar. 1635′den sonra Katolik Fransa ile Protestan İsveç’in Habsburg İmparatorunun Avrupa ve Almanya’daki gelişmesine karşı ittifak yapması ile mücadelelerin seyri dinî ağırlıktan siyasî mecraya kaydı. Bu kavgada Alman toprakları çok büyük zarar gördü ve tahrip edildi. Sonuçta Alman İmparatorluğu’na karşı Prensler kendi hukukî durumlarını daha da sağlamlaştırdılar. Bunlar arasında Brandenburg, daha sonraki süreçde (Prusya Prensliği) Alman birliğine giden yolda ön plana çıktı. Ancak Otuzyıl Savaşları sonucunda Alman İmparatorluğu gerçek anlamda büyük zararlar gördü. Uğruna yapılan din özgürlüğü yine Prenslere yaradı. Çünkü tebaa istenildiği anlamda özgürlük elde edemedi. İsveç Baltık ve Kuzey Denizi’nde bazı yerleri elde ederek güçlendi. Fransa da, Almanya’nın aleyhine Elsas’a doğru ilerledi ve ilk kez Ren’e doğru genişledi. Bu savaşlarda topraklarını genişleten tek Alman gücü, Brandenburg-Prusya Krallığı oldu. Yine bu savaşlarda Fransa, Avrupa’nın en güçlü devleti olarak kendini gösterdi. Ancak Fransa, 1715′de XIV. Louis’in ölümünden sonra askeri gücünü gittikçe kaybederek üstünlüğünü Batı’dan Doğu’ya İngiltere ve Avusturya’ya terketti[xviii].

Bu savaşlar, Alman İmparatorluğu’nun (Habsburg Hanedanı) tam anlamı ile merkezi gücünü kaybetmesine yol açtı. Bir taraftan mahallî Prenslikler İmparator’dan bağımsız hareket etme serbestiyetine kavuşurlarken, diğer taraftan Prusya bir başka Alman gücü olarak kendini gösteriyordu. Aynı zamanda Kuzey’de Prusya’nın yükselmeye başlaması, daha sonraki süreçde Alman birliği için yeni fakat önemli bir gelişme idi. Bununla birlikte imparatordan daha bağımsız hareket etme gücüne kavuşan Prensler, Fransa’yı örnek alarak bütünüyle mutlak güce ulaştılar. Topraklarını istedikleri gibi yönetiyorlardı. Burjuva da zayıfladığından saraya bağımlı hale geldi. Artık Alman halkı, bünyesinde bulunduğu Prenslerin izin verdiği ölçüde yaşamlarını sürdürmeye hazırlanıyorlardı.

II. Friedrich’in Avusturya’ya saldırması ile Yediyıl Savaşları başladı (1756-1763). Avrupa’nın büyük güçleri ile mücadele eden Friedrich, başlangıçta zaferler kazanmasına rağmen, daha sonraki süreçde Rus, Fransız ve Avusturya koalisyonuna yenildi ve ülkesi büyük darbe yedi[xxiii]. Ancak bu savaşlar sonucunda Friedrich, Avrupa’da ülkesini ilerletmenin en bariz yolunun dışta siyasî anlamda “barışçı”, içerde de “aydınlanmacı” reformlara girişmek olduğunu gördü. Yediyıl Savaşları’nda İngiltere kesin bir zafer kazandı ve Hindistan ile Amerika’daki Fransız topraklarını ele geçirdi. Bu savaşlar sonucunda imzalanan Paris Barış Anlaşması ile İngiltere, Asya’da ve denizlerde bir dünya gücü olarak kendini kabul ettirdi. 1763′den sonra Avrupa’daki din savaşları yerini millî devletlerin oluşum ve genişleme kavgalarına bıraktı. Bu siyasî-millî yarışta azınlık sorunları da gündeme geldi ve büyük imparatorluklar içinde yaşayan azınlıklar (Minderheiten) da, millî devlete giden yolda, fikir alanındaki altyapılarını oluşturma faaliyetlerine giriştiler[xxiv].

 

 

Kant düĢüncesini, Hobbes‟un Leviathan‟da bıraktığı yerden sürdürmeye çalıĢıyor. Önce Westfalya Barış Antlaşması ile oluĢan yeni dünya düzeninin iç mantığını ve onun iĢleyiĢ yasalarını kavramak istiyor. Tabi burada köhnemiĢ feodal eski dünya düzeni karĢısında burjuva düzenini savunuma kaygısı da önemli bir rol oynuyor. Kant, örneğin Rousseau gibi, dünyanın bir bütün olduğunu ve Ģekli gereği bütün halkları bir arada yaĢamak durumunda bıraktığını söylüyor. Yani insanlık dünyayı ortak yaĢam alanı” (Gemeinschaft des Bodens18) olarak görmek zorundadır. Ama bundan dünyanın herkesin ortak malı olduğuna dair bir sonuç çıkarmamak gerekmektedir. Kant‟a göre halklar ancak bütünün belli bir parçasını mülk edinerek yaĢayabileceği için, bu bütünün değil, ancak daima sadece belli bir bütünün bir parçasının mülkiyeti19 olabilir. Peki, her halkın bir parçasını mülkiyet edindiği dünyanın bütünü kimin mülkiyetidir? Her halk kendisini sadece bir parçadan sorumlu görürse bütünden kim sorumlu olacaktır? Kant‟ın bu son derece sorunlu ve parça-bütün ikileminden hareket eden yaklaĢımının temelinde “baba vatan” (Vaterland) ve “yabancı ülke veya dıĢ ülke (Ausland; bu kavram “dıĢ vatan olarak da çevrilebilir)20 ikilemi yatıyor. Yani Kant‟a göre halkların mekâna iliĢkin iç bütünlüğünden söz etmek mümkün değildir ve böyle bir durum ayrıca doğaya aykırı olur. Ama halklar dünyanın Ģekli gereği bir nevi ortak dıĢ sınırlar içine hapsoldukları için beraber yaĢamak ve böylece iç iliĢkilerini düzenlemek zorundadırlar. Aksi taktirde “doğal durumdan, yani sürekli savaĢ durumundan çıkmaları mümkün değildir. Dünyanın dıĢ sınırları onları aralarında sözleĢmeye iten dıĢ etkendir. Ama bir de iç etken vardır. Bu, Kant‟ın Dünya Yurttaşlığı Amaçlı Bir Genel Tarih Düşüncesi adlı yazısında kullandığı toplumcu olmayan toplumculuk (ungesellige Geselligkeit) ilkesidir.21 Kant‟ın insanın doğasında olduğuna inandığı bu ilke, insanları toplum içinde bir taraftan birbirlerine karĢıt kılarken, diğer taraftan toplumcu olup bir arada yaĢamaya itmektedir. Kant, aynı ilkenin toplumların devletler üzerinden kurdukları birbirleriyle iliĢkiler için de geçerli olduğunu düĢünüyor ve bu ilkenin onları büyük bir Halklar Birliği (Völkerbunde) oluĢturmaya zorladığını belirtiyor. ĠĢte Kant‟ın, “ebedi barıĢ”Ģüncesini “bir felsefi tasarı” olarak formüle ettiği düĢünsel çerçeve budur. Görebildiğim kadarıyla Kant, barıĢın garanti edilmesi için belli baĢlı üç temel öneride bulunuyor. Bunlardan ilki devlet biçimiyle ilgilidir ve Kant‟a göre “ebedi barıĢ” ancak temsili sisteme dayalı cumhuriyetçi devlet biçimi çerçevesinde mümkündür. Ġkinci koĢul, devletlerin “doğal durum”dan çıkıp aralarında bağlayıcı olmayan ama herkesin uyduğu bir halklar federasyonu kurması gerektiğine iĢaret ediyor. Üçüncü koĢul ise, bütün devletlerin zamanla kurdukları ordularını dağıtmasıdır. (Bu son koĢul, on dokuzuncu yüzyılda ütopik sosyalistlerden Robert Owen, Saint-Simon ve daha sonra da Marx ve Engels için birçok bakımdan çıkıĢ noktası olacaktır.)

Bu bağlamda Kant‟ın önemi, bu önerileriyle soruna köklü teorik çözüm üretmekten çok, diğer birçok düĢünürden farklı olarak, halkların barıĢ içinde bir arada yaĢayabileceği idealinden vazgeçmemiĢ oluĢudur. Kant bütün uluslararası hukukun nihai amacının “ebedi barıĢ”ın sağlanması olduğunu vurguluyor


ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

791 1,115